Profil de ayrisCafe AyRisPhotosBlogListesPlus Outils Aide

Blog


4 novembre

Güleriz Ağlanacak Halimize :)

1-2 Gün önce sayfamın istatistik bölümünü incelerken bilmediğim bir adresle karşılaştım.
 
Bu Adres  bir forum sayfasına aitti. Merak edip girdim adrese alla alla benim bu forumla ne alakam var ki diye :)
 
Forumdaki arkadaşlardan sevgili By_SeVdALi_SeHiT çok sevmiş sanırım ki benim seslendirdiğim İstiklale Gelme şiirini foruma linkimi vermiş. Çok sevindim ve gurur duydum ilk defa yaptığım bi şeyle.
 
sonra diğer forum kullanıcıları beğenilerini dile getirmiş, nasıl sevindim anlatamam size.Havalara uçtum diyebilirim. Hatta öyle bir havalara girdim ki sormayın.
 
bu havayla foruma üye oldum ve kendimi tanıtıp teşekkür ettim ve yeni oyun mekanım Atış Poligonumun linkini verdim :)
 
farklı bir yorum beklerken aldığım yorum şu : Salllllllllaaaaaaaaaa
 
Sanırım ben olduğuma inanılmadı ya da beğendik tamam ama ne abartıyon kardeşim alla alla anlamında bir yorumdu bu :D
 
E ne yapalım daha çooookkkkk çalışmam lazımmm çookkkk deyip sineme çekeceğim yani saallllaaaayacağım :)
 
Dedim ya Gülerim Ağlanacak Halime :)
 
Hamiş: Bahsettiğim konuya TAM BURDAN ulaşabilirisiniz. Şimdi ben bu yazıyı da oraya kopyalacağım ama neyse SAlllaaaa:D
 
 

Kaç kişiyiz biz?

Nicedir bu sorunun yanıtını arıyorum.
Kendi içimde...
Aslında bu sorunun yanıtı, bize kimin sonuca ulaşacağını da gösteriyor.
Belki de herkesin kafasındaki yegane soru bu.
"Biz kaç kişiyiz?"
Hatta sormaya devam ediyorum:
Çoğunluk muyuz?
Yoksa artık az mı kaldı bizden ?
Devir değişti mi ?
Ülke bizim gibi düşünenlerden kurtulacak mı?
Ben çoğunlukta hatta çok, çok ,çok çoğunlukta olduğumuzu düşünenlerdenim.
Çünkü neden hükümet olunmasına rağmen iktidar olamayanların en iyi açıklaması budur.
Giderayak başlayan gerginliğin,bu sinirin,basit hadiseler karşısında bile gösterilen aşırı tepkilerin sebebi de budur.
Ben kendi içimde bu soruların yanıtları ile bir açıklama yaratmaya çalışırken ancak henüz yazmazken sağolsun küfürbaz bir okuyucumuz beni kendime getirdi.
Daha öncede söylediğim gibi küfür içerikli yorumları siteye taşımamaya özen gösteriyoruz.Küfürün hedefi kim olursa olsun.
Ancak bu saygıdeğer (!) yorumcumuzun cinsel içerikli isteklerini sıraladığı görüşleri haricinde ciddiye alınacak bir sorusu vardı.
"Siz kaç kişisiniz?"
Demek ki yalnız değildim.
Küfürleri ayıkladıktan sonra en hafifinden şöyle diyordu bu sevgili (!)okuyucumuz:
"Yazılarınıza başladığınızdan beri takip ediyorum,ama şöyle bir hesapladım,toplam 20 bin kişi bile yok saçmaladığınız yazılarınızı okuyan"
Saçlayıp saçmalamadığımın takdiri bir yana ,evet şimdi bu soruyu ben de sormak istiyorum.
"Biz kaç kişiyiz?"
Türkiye de Atatürkçüyüm diyecek,laik, demokratik, cumhuriyet ilkelerini savunacak,kaç kişi var?
Gerçekten iddia edildiği gibi az mı sayımız?
Gerçekten biz geri kafalı mı kaldık?
Bir zamanlar yedi düvele meydan okuyan ve ilmi hür ,irfanı hür nesiller yetiştirmek isteyen,yaptığı mücadele ile tüm dünyada, Mısır'dan Hindistan'a ezilmiş toplumlara umut ışığı olan bu devrimin çocukları artık nesiller içinde kayıp mı oldu?
Atatürk devriminin sonunu mu yaşıyoruz?
Yoksa karşı devrim isteği içindekiler kuvvet uygulayarak,psikolojik savaş yöntemleri ile safları mı dağıtmaya çalışıyor?
İnancımızı ,devrimi tazeleme ihtiyacı içinde miyiz?
Yoksa baskı altında çözülecek miyiz?
Bu saygıdeğer (!) okuyucumuz beni yeniden bu soruları sormaya, yanıtlarını aramaya sürükledi.
Çünkü açıkçası bu siyasetin kısa,orta ve uzun dönemde farklı sonuçları olacağını düşünenlerdenim.
Kısa dönemde sevinenlerin orta ve uzun vadede yeniden hüsrana uğrayabileceğinden endişeliyim.
Çünkü ihtiyacın yalnızca bir iktidar değişikliği değil, bir anlayış değişikliği olduğunu düşünenlerdenim.
Çünkü hükümetin yeni sahiplerinin eski alışkanlıkları sürdürmeyecek,yeni bir zihniyet ama gerçekten yeni bir zihniyet ile görev yapmak zorunda olduklarına inanıyorum.
Çünkü gerçek değişim yaşanmazsa, hükümetin değişmesinin aslında hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine,bir sonraki raunda kadar kuvvet toplanmasına yarayacağına inanıyorum.
Türkiye'nin ikinci bir karşı devrim girişimine artık tahammülü yok diye düşünüyorum.
Çünkü eski Türkiye'nin artık üzerindeki tozu silkeleyip,devrimin tazeleyen gömleğini giymesi gerektiğine,eskittiği,yıprattığı,kötüye kullandığı tüm erdemlerine hakettiği saygıyı göstererek yepyeni,taptaze,güçlü,kararlı bir kaptanlıkla istim basması gerektiğine inanıyorum.
İşte bu yüzden inancımızı tazelememiz gerek.
İşte bu yüzden ne çok olduğumuzu anlamamız gerek.
Ben bana küfür ederek ben ve benim gibileri karamsarlığa sürüklemeye çalışan ve gerçekten,gerçekte ne düşündüğünü anlayamadığım,neye inandığını çözemediğim,neden gerçekleri görmekten kaçtığını bilemediğim bu zihniyete bir yanıt verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu yazının okunma sayısı belki onlara en iyi yanıt olacaktır.
Cumhuriyet çocuklarının sayısını belirleyecek kişi elbette ne o okuyucu, nede benim yazılarımın okunma hiti.
Ancak sizden ricam bu yazının çok okunmasını sağlayın.
Sayımızın ne kadar olduğunu düşünüyorsanız o kadar okunmasını sağlayın.
20 bin mi 50 bin mi 100 bin mi yoksa altmış milyon muyuz herkes görsün.
Her bir hit saflarımıza çakılan bir çivi gibi maneviyatımızı kuvvetlendirecek.
Her bir hit buradan yola çıkıp, Türkiye'yi yenilemek isteyen milyonlara kuvvet verecek.
Buradan size çağrıda bulunuyorum.
Bu yazının azaldığımızı düşünenlere bir yanıt olmasını sağlayın.
Sayımızın ne çok olduğunu gösterin.
İnanıyor ,bekliyorum.

Kerimcan KAMAL


Not:

Bu yazıyı sonlandıramıyoruz,çünkü “biz kaç kişiyiz” sorusunun yanıtını günden güne çoğalarak veriyoruz. Sizde hemen
http://www.kanalturk.com.tr/yazar.php?yazarlar_id=25 bu siteye girin ve kaç kişi olduğumuzu onlara gösterelim. En son baktığımda rakam 11.697.571  kişiydi. Daha fazla olmamız gerekir.

 

Yollamış olduğu mail ile bana bu siteyi gösteren sevgili Işıl' a teşekkürlerimle..


18 juillet

Telsiz memuru

 

Bunu yüz kere yazsak yeridir:
Bir gün, sağına ve soluna doğru uzayan iki yolun başında duruyor olacaksın..
Tam karşındaki üçüncü yoldan biri gelecek...
Yaklaşıp, önünde duracak. Soracak, veya “hangi tarafa gitmesi gerektiğini” öğrenmek için soran gözlerle bakacak...
Sen yalnızca;
-Şu yöne, diyeceksin...
Ya da hiç konuşmadan, kitap tutan elinle işaret edeceksin!..
*
Yönelecek mi gösterdiğin tarafa? Bilmiyorum... Varacak mı gittiği yere? Bilmiyorum... Ne zaman olacak bunlar? Bilmiyorum... Sen kaç yaşındayken olacak? Bilmiyorum... Sana toplam kaç kişi yol soracak? Onu da bilmiyorum...
Fakat şunu biliyorum ki; olacak bu!..
Bir gün tam karşıdan biri gelecek, sana hangi tarafa gitmesi gerektiğini soracak, ve sen yalnızca “şu yöne” diyeceksin!
İşte sen, oraya kadar, kendini taşımak... O zamana kadar, sağlıklı kalmak... Ve üstelik, seni gören birinin; en azından sana yol sorabileceği kadar da temiz ve bakımlı olmak zorundasın!..
*
Kendinden şüphe etme!..
Cami sorulan kimse, imam olmak zorunda değil... Okul sorulan kimse öğretmen olmak zorunda değil... Fırın sorulan kimse ekmek ustası, ve eczane sorulan kimse eczacı olmak zorunda değil...
Rütbesi en yüksek, diploması en büyük, cüzdanı en kabarık kimseler değil ki aranan... Yaşı en büyük, tecrübesi en fazla, fiziği en düzgün, yüzü en güzel olanları da aramıyor insanlar...
Çünkü bu özelliklerin peşinde olanlar; kısa zamanda anlıyorlar/anlayacaklar yanıldıklarını...
İnsanlar; doğru adresi bilenleri arıyor!
Ve insanlar, sadece umuyor; birilerinden aldıkları adreslerin doğru olmasını!..
*
Hadi...
Geleceğe götür kendini!..
Çünkü bir zarfsın sen. İçinde var olanı taşıyorsun; onu bilmeyenlerin bulunduğu yerlere!..
*
“Titanic”in hikayesini anlatmış mıydım sana?..
271 metre boyundaydı. Okyanusu aşmak için o güne kadar yapılmış olanların en büyüğüydü. Ve en lüksü. Bu İngiliz yolcu gemisinin bir buz dağına çarparak nasıl battığını ve bu kazanın bin beşyüzden fazla cana malolduğunu senin gibi herkes biliyor... Fakat, Titanic batarken... Sürekli imdat sinyalleri gönderirken; oradan... Hem de çok yakınlardan, bir başka geminin daha geçtiğini çoğu kimse bilmiyor...
Bahsettiğim gemi o çağrılardan, feryatlardan habersiz olarak; donan, ezilen, boğulan insanların yakınlarından geçiiip gitti. Çünkü...
Çünkü günlerdir, hiç ses duymadan beklediği telsizinin başında sıkılan telsiz memuru, o gece cihazını kapatıp yatmıştı!..
*
Sen, bir telsiz memuru gibisin!..
Elinde veya cebinde veya çantanda veya arabanda veya masanda veya yakınlarında bir yerlerde; en az bir kitap bulundurmama hakkına sahip değilsin!..
Çünkü her gün birileri boğuluyor etrafında...
Ve senin taşıdığın kitaplar, cankurtaran yelekleri gibi kurtarıyor/kurtaracak insanları!..

17 juillet

Transparan Beyinler!

Merhabalar,

Düşünülecek ne kadar çok şey varken, aklımın takılıp, içimin karardığı bir konu üzerinde birkaç şey paylaşmak istedim sizlerle.

Gerçi konu demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, defalarca tartışılan, konuşulan ve aynı ülkede yaşayan farklı beyinler farklı düşünceler.

Öncelikle yaşadığım bir olayı aktarayım sizlere.

Yıllardır evimden çıkıp yürüyüş ya da alış veriş için geçtiğim yolda bir otobüs durağı vardır, yanında da bir telefon kulübesi, cep telefonlarımızın olmadığı, bir çoğumuzun bilmem kaç kontörle özgür olmadığı yıllar.

Durakta bir sürü başı örtülü İmam Hatip Liseli öğrenci, telefon kulübesinin önünde hep aynı topluluk, kikir kikir, biri telefon ile görüşürken diğerinin ahizeden gelen sesleri duyma çabası, arkadakilerin de başörtülerini çekiştirip kendilerince geliştirdiği fantastik bir oyun, örtülerin altındaki saçların birkaç dakikalığına özgür kalıp durağın selamlık bölümündeki öğrencilerine kur yapma taktiği. Haremlikteki eğlence evlere şenlik. Hep bu sahnedir okul çıkışında yaşanan. Birde evimizin üst tarafındaki koruda, ağaçların arasında yaşananları ben yapmadım okul yıllarımda.

Şahit olduğum birçok olaydan sonra, bir gün yine aynı saatlerde o durağın önünden geçerken, kızlardan birinin bana dönerek, bu ve buna benzer lafları defalarca işittiğim cümlelerinden birini kuruyor:

-Şuna bak utanmıyor hiç başı açık gezmeye! (sabır taşı kırılıyor)
-Başım açık? Utanmak? Bana bakın! Ben sizler gibi korularda kırıştırmıyor, telefonda sevgililerimi arayıp kikirdemiyorum, evet başım açık, bu lafları bir daha duyduğumda sizlerden birinin başını açıp sonsuza dek kapatmamayı düşünüyorum!

Bu defa selamlık bölümünde bir kahkaha kopuyor, haremliktekilerin bazılarının yüzleri kızarıyor, diğerlerinden zaten beklemiyorum, umarım mesaj yerini bulmuştur diyerek devam ediyorum yoluma, diğer günlerde sadece sırıtmalarla karşılaşıyorum.
Şimdilerde bakıyorum, yine başörtülü bir çok bayan, ama son derece moderniz.
Benim bile giymeye cesaret edemeyeceğim, daracık etekler, neredeyse transparan gömlekler, ah ama hakkını yemeyelim, başörtümüz üzerimizdekilerle renk uyumu içinde dans ediyor.

Anlamıyorum, evet anlamıyorum! Bir şeyleri yapıyorsak neden hakkını veremiyoruz. Anlamak istediğimde şundan doğuyor. Madem sen tam manasıyla kapanmayacaksın, açık olan insanları neden yargılıyorsun. Değil midir, “insanları dinleri, giyinişleri, ibadet şekillerine göre yargılamayacaksın” doğru olan?
Ben senin başını açman, ya da gereğince örtünmen konusunda ikaz etmiyorsam sen bana neden açıksın diyebilme cesaretini nereden buluyorsun? Ben sana bak açık ayakkabı da giymişsin e oluyor mu böyle? Diyor muyum ..

Sonra neden üniversitelere türbanlı giremiyoruz biz deniyor. Şekilcilik yapar, onun bunun inancına laf yetiştirirseniz bu böyle de devam edecek gibi.
Yurt dışındaki üniversitelerde Hintli bir bayan öğrenci baş örtüsüyle okula girerken, neden ülkemizde hala bu tartışma sürüyor. Çünkü dışarıda şekilcilik yok, başkasının hayatına, giyim tarzına karışmak, yargılamak yok. Herkesin inancı kendi içinde, ibadeti kendisi ile Allah arasında. Sen başını örterken o giydiğin etekle beni mi kandıracaksın yoksa Allah’ımı?

Ve ben neden İmam

Hatip Lisesi’nin içindeki Atatürk’ün büstünü her gördüğümde bir damla yaş süzülüyor yüreğime doğru. O büstün kirliliğini, ona verilmeyen değeri, ne kadar temizleyebilirim ki ben suyla ve ellerimle, yetkililerin derin uykusu, ailelerin zorla kapatıp okullara yolladığı nice insan, hangisi yüreğinden, içinden gelerek örtüyor o başını? Kaç tanesi?

...


Atatürk Diyor ki;

`Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.`

 


Hz. Muhammed Diyor ki;

`Allah Tatbiki Kolay Bir Din Emrediyor:
Müslümanlık prensip olarak tatbiki kolay bir dindir. Kimse dinin emredilen bütün isteklerini kusursuz tatbik etmeye kalkmasın, yoksa ağır bir yüke tahammül etmeye mecbur kalır, netice itibariyle elden geleni yapmak kaydıyla mâkul bir ölçüde kalmak lâzımdır.`

`Herhangi bir konuda, herhangi bir âyete ya da hadise dayanmayan bir biçimde, 'bu iş şöyledir veya böyledir' şeklinde verilen hükümler; yahut geleceğe dönük bir biçimde 'Allah şöyle yapar' gibi verilen indî hükümler; genellikle hep bizim 'hayâlimizdeki ilâha' dayanan indî hükümlerdir! Ve bunlardan dolayı da pişman olmamız büyük bir ihtimal mukadderdir!

Öyle ise...

Önce, 'hayâlimizdeki TANRIYI' bir yana koyup, 'Âlemlerin Rabbı ALLAH'ı öğrenmek mecburiyetindeyiz!
Aksi takdirde cehâletimizin bize vereceği zararları şu dünya hayatında idrâk etmemize asla imkân olmaz.

Ne olursa olsun; kimse hakkında bir hüküm vermeyelim ve 'Yaptığının neticesine kendisi katlanacaktır. Hüküm Allah'a aittir' diyerek kişisel yorumları terk edelim.
Zâten, biz başkalarını yargılamak için değil. Allah'ı bu dünya hayatında bilmek ve onun yarattığı âlemleri, kanunları, sistemleri idrâk edip, gereğini yaşamak ve ölüm ötesi yaşama hazırlamak için varız!
Hz.Rasûlallah

İzindeyiz Atam! Ama ülkemde eskisi gibi söylenmiyor İstiklal Marş’larımız.
Yağmur rehber oluyor Atam’ın göz yaşlarına damlıyor yüreğime.

O da biliyor.

Birazdan yine geçeceğim o duraktan, telefon kulübesinin yerinde cep telefonlu özgür insanlar, yine aynı okulun öğrencileri, aynı beyinler ..

Elime detarjanı ve suyu alıp, Atatürk büstünü değil, o beyinleri ve o beyinleri örtmeye zorlayan ailelerin düşüncelerini yıkama arzusu var kovamın içinde.
Bu arzuyla geçişim ilk olmayacak, kim bilir kaç defa daha geçeceğim o yoldan.
Biliyorum ki elimi kovaya daldırdığım gün, onların da eline 'yobaz aromalı' bir sünger tutuşturmuş olacağım.

 

AF Çıksın!

...
Hani vardır ya bazı zamanlar
Boş vermek gelir içimden.
Başka şeyler konuşmak,
Başka duygulara kapılmak,
Delice değişmek isterim; beni ...
...
Mümkün diyelim, değişebilmek mümkün. Düşüncelerimizi, davranışlarımızı, değişmesini istediğimiz ne kadar özelliğimiz varsa değiştirmemiz mümkün ..
Değişim yaşaması gereken gerçekten kendimiz miyiz? Başkaları için yaşamaya adanmış kaç yürek var kim bilir, gün geçtikçe ağırlığı artan, neler oluyor, daha nereye kadar başkaları olacak –benden daha- önemli olan.
Belki de herkes başkaları için yaşıyordu hayatını, kendimiz için bir şeyler yapmayalı ne kadar zaman oldu, daha ne kadar daha sürecekti bu. Araya hastalıklar girdiğinde çıkacaktı dostların anlamı, ne kadar yanımızda ve ne kadar bizimle oldukları. Birikmiş acılarımızı serecektik yalnızlığımızın sessiz bahçelerine; kuşların dahi ötmediği, çocukların oynamadığı bahçelere. İçimizdeki uzaklara kaçacaktık alıp başımızı dertlerimizle. Belki de susmakla başlıyordu hata, bizi bu yalnızlığa iten, yeterince anlaşılmayacağımızı düşünerek, içimizde hapsederken başlıyordu yalnızlık. Kim olursa olsun anlatmalıydık. Sustukça artıyordu yalnızlık. Kişiler seçmeye çalışıyorduk. Bizi yeterince tanıyan, yıllardır süren, hep daha iyi anlayacaklarını umduğumuz kişiler. Oysa öyle bir andı ki yaşanan, hani -o kalbimizdeki derin ağrı- bir çırpıda anlatsak olanı biteni huzura erecekti ruhumuz. Sadece paylaşmak, dinlenmek arzusu, bizi bilenlerin bir sürü yorumları değildi ki beklentilerimiz.
Bir gün içimdeki çocuk çıldırırken, susma artık yetmedi mi! diye haykırırken çıktığım bir otobüs yolculuğunda başlamıştı paylaşımlarım. O gün en çok konuşmak istediğim ve kimselere konuşmak istemediğim anlardan bir gece ..
Yol boyunca ne çok şey anlatmıştım, ne çok soru gelmişti yüreğime –yol arkadaşımdan- benim anlamadığım güzel bir oyunla. O biliyordu benim neye ihtiyacım olduğunu. O seçiyordu soruları ben anlatıyordum, cevaplarım yüreğimden dökülen hüzünlerdi. Sabah olup yolculuk biterken yeniden başlıyordum sanki her şeye. Yeniden başlamak! Demek bu kadar çıkılmazlardı içinde olduğum, bunca hüzün hapismiş demek içimde ..
Ve içinizde!
Bir yerde okumuştum, konuşmayan insanlar, kendini güçlü hissedip içine atanlar bir çok şeyi, bir gün mutlaka ortaya çıkacak “üstü örtülü depresyon” lar yetiştiriyordu, büyütüyordu; her geçen gün daha da gizlenen.
Susmak güçlü olmak değildi, konuşmak basitlik değildi. Hakkımızda ne düşünüldüğü önemli değildi. Konuşmak önce kendimize sonra onlara iyilikti. Kişiler seçmemeyi öğrendim ve herkese konuşmamayı, o an yeni tanıdığım
biri, çok eskiden tanıdığım birinden daha yakındı bana .. aslında ruhların samimiyetiydi önemli olan, o an alınan pozitif bir elektrikti dudaklarımdaki kilidi kıran.
Şimdi bile yaptığım bu değil miydi? Sizler bu yazıyı okurken ben çoktan içimdekileri anlatmış olacaktım, an be an paylaşım değildi belki bu, ama biliyorum ki ihtiyacımız olan bir şeyi yapmış oluyoruz.
Özgürlüğüne kavuşsun istiyorum içimizdeki çocuk, ona içimize attığımız; ama yaşanmış bir aşk, ama bir iş sıkıntımız, ama bir dosttan alınmış darbe, bunlardan oluşan hediyeler vermek yerine, konuşmayı, kelimelerin yetmediği yerlerde bakışlarımızı paylaştığımız insanların olduğu çiçekler verelim.
Susmamanın, paylaşmanın; bir şelalenin özgürlüğünce çağladığı anlar oldukça hayatınızda, içinizdeki çocukla her şeyin üstesinden gelebileceğinizi biliyorum. İçindeki çocuktan haberi olmayanlar, sizler için söylenecek bir şey olmadığını düşünüyorum.
Geçen sayımızda kahveme damlayan hüzün, içimdeki çocuğun yazısıydı, şimdi ise o çocuğun dışarıda oluşunun, diğer hapsedilmiş hüzünlere seslenişi ..
...
Hani ....
Çığlıklarım susar ya ...
Adım atmaya halim kalmaz korkarım ...
Hani tek başına değil de, çok olmak isterim
...
Sende ister misin? Haydi durma!
Sevgi ve kaygılarımla.