ayris's profileCafe AyRisPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
October 09 Uzun Bir Aradan sonra Tekrar Merhaba!Bilenler Bilir, (bilmeyenlere de bendeniz birinci ağızdan söylemiş olayım) uzun süredir alanıma bir şeyler yazmıyordum.
Bunun nedeni ise yazmayı bırakmış olmamdan değil (ki ben bunu 1-2 sefer denemiştim ancak kalemimle aramdaki ilişkinin yapışık ikizler boyutuna geldiğini farkedip vazgeçmiştim ).
Sanırım Live Spaces formatına dönüşen alanlarımızdaki yenilikleri pek benimseyemediğimden olsa gerek bu alana pek bir şey yazmak istemedim bir süredir.
Ama çenesiyle eş düzeyde kalem kullanan nacizhane bünyem dayanamadı ve kendisine yeni bir oyun alanı buldu. Şimdilik mutluyum alanımda :)
Hani olur ya deliliğin kıyısında olan bu "Çocuk Kadın" neler yazıyor diye merak eder iseniz...
Yazılarım, Şiirlerim, Kalemim (Klavyem,Sivri Dilim ... ya da ne şekilde adlandırmak ister iseniz),Sesim'le bundan sonrasında acemice yapılan benim bi- iki kuru sıkı kurşunumun hedef tahtasında "Atış Poligonu" mda.. bi girin bakın ve lütfen bişeyler karalayın inanın kaybedecek hiç bi şey yok.Kazanılacak varmı?...İşte orası göreceli. Kimbilir belki de aynı teğette buluşuruz bir ara.. Sevgiyle September 21 (Atış Poligonunun İlk Hedefi Bir Yazı)
sana gelmesini beklemek, sana değer vermesini beklemek, seni şaşırtmasını beklemek, sevgi, ilgi beklemek, merak edilmeyi beklemek, birinin senden sürekli haberdar olmayı istemesini beklemek hem de özgürlük şarkıları söylerken. ve birisinin seni sürekli kendinden haberdar etmesini beklemek. aşk hep bekletir... aşk hep istemektir... aşk hep ister çok az verirken. aşk doymaz, açlığıyla biler kendini mutsuzluğa yatkın koyu gecelerde. mesela acı duyumsayınca varlığından emin olup kaleme sarılır yazarlar. aşk gelmemiştir yada istenileni vermemiştir. halbuki onun uğruna neler feda edilmiştir. özenle sıralanır gizli defterlere birgün okunması beklentisiyle. yazarın gizli defteri onun sadık şahididir. aşk umuttur en çok... birgün gelecek mutlu, sorunsuz günler demektir. o gelecek ve hayat daha çekilir olacaktır. geceleri yalnız kalınmayacaktır. dertler paylaşılıp azalacaktır. özgürce şımarılacaktır. biri sırf naz çekmek için o gün yanında olacaktır. ona kendini özel ve şanslı hissettirecektir. aşk bencildir aslında... karşılığını ödetecektir. aşk bir arada kalmak isteyenleri kendine kul edecektir. kuralları sabitleyip umutla sarılınan duyguyu zamanla sıradanlaştıracaktır. ama kuruntu aşılayıp hareketlendirecektir de bazen... aşk hüznü sever en çok.en zayıf anda neşeyi alacak ve hırçınlığı koyacaktır ortaya. taraflar silahlanıp saldıracaktır. aşkı memnun etmek için aşk uğruna aşığına... August 04 Korku..
Buharlı bakışlarda bulduk hepimiz aradıklarımızı katran gecelerde. Puslu sonbaharın ılık akşamlarında kulak memelerimizin arkalarına bir dokunup bir yok olan kaçak esintilerde. Heyecanlanmak istediğimiz günlerde, yaz veya kış. Hep bağlanmak istedik, hep kaçmak, uzaklaşmak ama aslında güçlenmek.
August 03 Ah Sevdiğim (!) Sözcükler
Ah sevdiğim sözcükler,
ihanettesiniz bana ölümü böyle yakından izlediğimden beri.
Kollarıma baka baka uzaklığını kestirdiğim yollara taş, çamur, toz toprak bulaşmışsa,
kış yorgunuysa bacaklarım ve ağrıyorsa memelerim dünyanın tüm öksüz bebeklerini emzirmişim gibi,
havada bahar kokusu eksik demektir.
Her sabah bahçemi ziyaret eder, erik ağacının dallarını yoklar oldum,
şiire vurgun bir ablama çiçekli bir bahar dalı sözü verdim vereli ya,
ağaç bana mısın demiyor,
uzatmıyor ki dudaklarını öpeyim en beyaz çiçekli yerinden.
Ah sevdiğim sözcüler,
ihanettesiniz bana kış kente indi ineli ,
canıma yetmiş artık, aklımın dolambaçlı yollarında her daim sinir krizleri...
Yollarda zincirleme yürüyen insanlara tekmeler savurasım,
vapurda yer kapmak için beni itekleyen bunak karıyı tutup denizlere savurasım var.
Benden farklı değil ya diğer insanlar da,
kıştan soğuktan herkeste bir bezginlik...
Sabah akşam gözlerini göğe çevirip çevirip sorar/sorgular olmuşlar nerede bu güneş diye de,
akıllarına gelmez ki güneş küsmüş de göstermek istemez yüzünü.
Akıllarına gelmez, dökülmek üzere olan çocuk kanının bahara yakışmayacağı,
akıllarına gelmez, bu faciaya güneşin tanık olmak istemediği.
Hep ister insan oğlu, hem güneşi, baharı, çiçeği ister; hem savaşı, kanı, nefreti ister.
Yarimi de orduya ister üniformalı, apoletli adamlar,
kalem yakışan ellerine silah, hüzün yakışan gözlerine ölüm sürmek için.
Hasrete vururlar boynumuzu, darağacına çekerler sabahlara sarmaş dolaş uyanışlarımızı.
Gördüğüm en güzel, en becerikli erkek elleri,
emeğe yakışan, şiire yakışan elleri görünmez kelepçelerde şimdi,
o kelepçelerin her yanından Anadolu'ya uzanan zincirler var.
Hangi zincir çekerse, yurdun o kasabasına sürerler yarimin kıvrımlarına kir bulaşmamış beynini.
Ah sevdiğim sözcükler,
çırpın kanadınızı beyaz kağıtlara,
ağlamadan mürekkep mürekkep,
dökülün hece hece, bağırmayın, çığlık atmayın ne olur.
Fısıldayın yalnızca içimin isyanlarını,
fısıldayın aşkın acısını değil hüznünü sevdiğimi,
hayatta mutluluk değil, sevinçler aradığımı.
Ne olur sevdiğim sözcükler, eskimesin aynalarda gördüğümde içime küçük bir gülücük serpen güzelliği yüzümün.
Hep haklı çıksın eski sevgililerin bu yüze özlemleri,
bir bakışta aşık olsun yine bana sokak kedileri.
Sahi nereden bilir bu kediler onlarla konuştuğumda,
gözlerimin ta içine bakmaları gerektiğini?
Kim öğretti köpeğime gök gürültüsünden kesinlikle korkulması gerektiğini?
Kim öğretti kuşlara yuvalarını dallardan örmeyi,
kim öğretti on dördündeki kızlara dişleriyle, tırnaklarıyla sevişmeyi?
Ah sevdiğim sözcükler,
koynuna giresim var bu akşam en dokunulmamış sevdaların.
Bozasım var aklımın bekaretini,
bir kurşun sıkasım var sol göğsümün altından.
Silahları hiç sevmedim, hiç de dokunmadım ya,
bu beden benim, bu hayat benim,
bu sessizliğinde çığlıklar barındıran fısıltılar benim,
hepsini kökünden susturasım var...
Kaç kişiyiz biz?Nicedir bu sorunun yanıtını arıyorum.
Yollamış olduğu mail ile bana bu siteyi gösteren sevgili Işıl' a teşekkürlerimle.. July 24 Sonunda bitti.Üzerinde o benim giymekten nefret ettiğim mavi önlük varken ben yanında değildim o gün; bedenimle. Ellerini tuttum her anında; yüreğimle. Dualarım seninle oldu hep ve daima olacak prensesim. Bu dünyada tüm güzellikleri hak ettiğini ve hep üzüldüğünü söylemeyeceğim hiç kimselere. Seni üzenler bir gün bir yerlerde anlayacaklar. Derim ki bırak anlamasınlar… Gideceğiz bir gün seninle buralardan. Gel vazgeçelim şu sevdadan, gidenlere üzülmeyi atalım bir bir denizlere, gitsinler, bitsinler; öğreniriz “önce can”ı ardından… Yüreğimi ortaya koyduğum ne varsa lanet olsun, değer verdiğim her şeyi kırıp dökmek geliyor içimden. İyi dileklerimi çöpe attım kimseye söylenecek güzel söz kalmadı içimde. Bu ben değilim biliyorum bebeğim, kötü sözler bilmezdim, öğretiyorlar, utanmıyorlar. ”Lale Devri”nde değiliz; oraya aitiz… Seni seviyorum Alexia'm, mavi önlük üzerindeyken alnını okşuyor olacağım, ellerini tutacak ve fısıldayacağım sen buraya dönene dek, ne olur beni bırakma buralarda, özletme. Beni almadan gitmek yok, sözümüzü unutma sakın. Maviyi ve okyanusu asla unutma. Kalbim seninle. Sevgimle… July 19 Gittin..
Gittin…
Yaşanılanlar umut olmadı yüreğinde, yeni umutlar yeşertmeye güç bulamadın. Ben de yardımcı olamadım sana. Uzaktan tuttuğum fenerin ışığıyla, ne seni görebildim, ne de kendimi gösterebildim. Aydınlığa çıktığımızda anladık farklı yerlerde olduğumuzu ve yaşananlara anlam verememenin sarhoşluğuyla uyandık. Meğer seni yolcu edeli ne kadar çok olmuş. Sen zaten gitmişsin; ben yokluğundan, yokluğunu fark edememişim. Yokken var olan sen, varken yok olmuşsun zamanla.
Gittin ya…
Uzaklara, bilmediğim diyarlara. “Güçlü ol” diyen sesin kaldı bana, hatıralarından daha kuvvetli, daha gerçekçi. Sensizliğe alışmaya güçlü olmakla başladım bende. İstanbul’daki tüm anılarını toplattırdım “zararlı” bahanesiyle. Resimlerini karşı komşunun kızına verdim taşınmadan önce. Yokluğunda yokluğuna alışmayı daha da kolaylaştırdım böylece.
Gittin gideli…
Geri dönme ihtimalini hiç düşünmedim. İtiraf etmeliyim, geri dönmeni de hiç istemedim. Güçlü oldum dediğin gibi, sana hiç boyun eğmedim. Gittiğin yollardan göndermedim umutlarımı, sahip çıktım yüreğime, sende bırakmadım. Yüreğim içimde, onunda içinde sevgim; yeni umutlarımla yeniden aşık oldum.
Gittin ve bitti…
Ben kabullendim gidişini ve sana dair her şeyin bitişini ama kabullendiremedim bazı dostlara. Ne çabuk unuttun diyenlere
güldüm geçtim, biraz da kızdım. Anlam veremedim insanların geceler boyu ağlamamdan mutlu olmalarına(!), beni bırakıp gidenin ardından yas tutup, göz yaşları dökmemi beklemelerine. Bu yüzden hiç çaba sarf etmedim mutlu olduğuma onları inandırmaya. mutluydum ya, kime ne?
Sen gittin ve ben devam ediyorum yaşamaya… Mutlu, umutlu ve sevgi dolu.
Sana uğurlar ola…
19 Mayıs 2006-İstanbul
Gönlümle baş başa düşündüm demin; Üşüyorum..İçim....
Ben seni asla bırakmayacağım... Not: Biraz dua dostlar..Can Arkadaşım, Güzelim,İç'im,Alexia şu saatlerde ülkemizden, bizlerden çok uzaklarda, sağlığına kavuşmak için bıçaklarla sevişiyor. Biraz dua dostlar, size anlatacak daha çok hikayemiz var..Yardım edin de içimsiz kalmayayım.. Şu yaz sıcağında üşümekten kurtulayım.. Özel İnsanlarız(!)O kadar özel ki; en iyilerine layığız(!).
Hep duyduğumuz ve nedense en iyilerden hep uzak.
Mutluyuz, enerjimizle herkesin kendini iyi hissetmesini sağlarız.
Bizden başka, herkes mutludur, herkes en iyisini yaşarken biz layık olduğumuz(!) en iyi şeyleri unutup, O'nların sevincine adamışızdır kendimizi.
Artık çok geçtir. Mutlu olmak için çok geç …
Sadece sevmeye programlanmış bir robot, bir eşya gibi hissederiz.
Kullanılmış ve bir köşede unutulmaya hazır.
Aklımızın zindanlarında gong sesi duyulduğunda; o an ki, odamızdır en huzurla ağlayacağımız yer, en rahatsız yerinde, önce omuzlar düşer, ardından yıkılırız, ayakta …
Yıkılmanın ilk anında bir okyanusun kıyısında olma hayali yine yerindedir, kumsala vuran dalgaları düşünürüz, dalga sesleri bizi güvenle kucaklayacaktır, hiç beklentisiz dostlarımız oluverirler, biz onları sevmeden, hiçbir şey vermeden sadece o an sımsıkı sarılıp, her şeyi unutturacak güçleri vardır. Bir yudum bile sevmeden biz onları, bizi saracaklardır. Aklımızda bunca düş, gözlerimiz bomboş ellerimize dalar, buğulanır bakışlar ve o katil soru dikilir! Neden?!Neden ben!
Neden mi sen? Çünkü sen özelsin demiştir O, en ağır bitiştir…
O: Çok iyisin sen, beni hak etmediğim kadar sevdin, fazla seviyorsun, sevgin fazla geliyor, özgür olmalıyım. Benim istediğim kadar sevmelisin beni, istediğim kadar kalmalısın benimle, beni en sevdiğin saatte, çekip gitmeliyim, okyanusun kıyısında dalgaları düşlerken sen ve ellerin bomboşken; gözlerinde, ben gittiğim yerde... Güzeldi her şey, sen çok özeldin. Yeni bir başlangıç, ilk heyecanlar için sabırsızlanıyorum. Ne kadar harika oluyor. Yaşam bu, kaç tane yeni başlangıcım olursa o kadar mutlu olacağım. Küçük bir hata yapıyorsun, zor olmayı unuttun sen. Ve ben, yıkılırken düşmek istiyorum. Düşmek ve düşünememek. Özel olmamak artık. Zor olmaya gücüm yok. Kısaca bir hiç olmak artık.
Hayat; teşekkürler tüm verdiklerin için, aldıklarına göz yumuşum bir yudum sevgi* içindi.
*Yok öyle bir şey. ***
Yağmur tutma ellerimden, tutma! düşmeliyim, düşürülmeden... July 18 Telsiz memuru
Bunu yüz kere yazsak yeridir: July 17 ...
Ah ne kolaydı önceden kapıları vurup çıkmak, ardına dönüp bakmamak. Şimdi kendimi sıkıştırdım bir iş, bir aile, bir eskimeyen eski sevgiliye. Attığım her adımın geriye doğru olduğunu bilmek ne acı. Bütün kapılarımı kapatıp, başka yollara, diyarlara kaçsam. Ama ne işe yarar taşıdığım beyin, yürek aynı oldukça. Ne fayda ben yüreğimdekileri salıvermeyip, kendimle konuşmadıkça. Sağır mı duvarlarım, yangın mı duygularım. Ya bu ben miyim alıp da başını gitmeyi başaramayan. Ağlayan, ağladığına sinirlenip kendine küsen. Çocuktum ben. Hiç istemedim büyümek. Bana göre değildi bilirdim. 'Büyümeyeceğim!' derdim, işe yaramadı. Büyüdüm. Çocuk oldum, aşık oldum, taş oldum... Savruldum kendi delhizlerimde. Yüreğimde, cebimde kelimeler biriktirdim, atamadım hiçbirini. Anlamlar yükledim, anlamı olmayan şeylere. Bazen arkadaş, bazen sevgili, bazen kardeş. Yoktu bilirdim değerleri. Ben yüklemiştim sevgiyi, emeği onlara. Taşıyamadım. Onlar da beni taşıyamadı. Vurup kapıyı gidemedim. Şimdi dönüp duruyorum. Ne ben farkındayım sanrılarımın gerçekliğinin,ne onlar. Bırakıp da gitsem, gidemem ben. Korkarım ondan-bundan. Yanlızlığımı severim ya, aslında ondan da korkarım. Ağladığım duvarlarım olsa, kendi içime değil de başka denizlere akan tuzlu sularım olsa gözyaşlarım. Ah bilsem nelerin değiştiğini de, neden değişemediğimi. Bir anlasam şu insacıkları, zorlamadan olağan yaşasam. Hatta yaşamasam. Fotosentez yapıp dursam kökleşmiş ayaklarımla bastığım topraklar üstünde. Issız bir gemide olsam, elimde bir kaç eski fotograftan başkası olmasa. Denizin güneşle oynaşmasını izlesem, dalgalar müziğim olsa. Ah ben, ben olsam. Çekip kapıyı gitsem. Transparan Beyinler!
Merhabalar, Düşünülecek ne kadar çok şey varken, aklımın takılıp, içimin karardığı bir konu üzerinde birkaç şey paylaşmak istedim sizlerle. Gerçi konu demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, defalarca tartışılan, konuşulan ve aynı ülkede yaşayan farklı beyinler farklı düşünceler. Öncelikle yaşadığım bir olayı aktarayım sizlere. Yıllardır evimden çıkıp yürüyüş ya da alış veriş için geçtiğim yolda bir otobüs durağı vardır, yanında da bir telefon kulübesi, cep telefonlarımızın olmadığı, bir çoğumuzun bilmem kaç kontörle özgür olmadığı yıllar. Durakta bir sürü başı örtülü İmam Hatip Liseli öğrenci, telefon kulübesinin önünde hep aynı topluluk, kikir kikir, biri telefon ile görüşürken diğerinin ahizeden gelen sesleri duyma çabası, arkadakilerin de başörtülerini çekiştirip kendilerince geliştirdiği fantastik bir oyun, örtülerin altındaki saçların birkaç dakikalığına özgür kalıp durağın selamlık bölümündeki öğrencilerine kur yapma taktiği. Haremlikteki eğlence evlere şenlik. Hep bu sahnedir okul çıkışında yaşanan. Birde evimizin üst tarafındaki koruda, ağaçların arasında yaşananları ben yapmadım okul yıllarımda. Şahit olduğum birçok olaydan sonra, bir gün yine aynı saatlerde o durağın önünden geçerken, kızlardan birinin bana dönerek, bu ve buna benzer lafları defalarca işittiğim cümlelerinden birini kuruyor: -Şuna bak utanmıyor hiç başı açık gezmeye! (sabır taşı kırılıyor) Bu defa selamlık bölümünde bir kahkaha kopuyor, haremliktekilerin bazılarının yüzleri kızarıyor, diğerlerinden zaten beklemiyorum, umarım mesaj yerini bulmuştur diyerek devam ediyorum yoluma, diğer günlerde sadece sırıtmalarla karşılaşıyorum. Anlamıyorum, evet anlamıyorum! Bir şeyleri yapıyorsak neden hakkını veremiyoruz. Anlamak istediğimde şundan doğuyor. Madem sen tam manasıyla kapanmayacaksın, açık olan insanları neden yargılıyorsun. Değil midir, “insanları dinleri, giyinişleri, ibadet şekillerine göre yargılamayacaksın” doğru olan? Sonra neden üniversitelere türbanlı giremiyoruz biz deniyor. Şekilcilik yapar, onun bunun inancına laf yetiştirirseniz bu böyle de devam edecek gibi. Ve ben neden İmam Hatip Lisesi’nin içindeki Atatürk’ün büstünü her gördüğümde bir damla yaş süzülüyor yüreğime doğru. O büstün kirliliğini, ona verilmeyen değeri, ne kadar temizleyebilirim ki ben suyla ve ellerimle, yetkililerin derin uykusu, ailelerin zorla kapatıp okullara yolladığı nice insan, hangisi yüreğinden, içinden gelerek örtüyor o başını? Kaç tanesi? ...
`Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz. Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır. Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.`
`Allah Tatbiki Kolay Bir Din Emrediyor: `Herhangi bir konuda, herhangi bir âyete ya da hadise dayanmayan bir biçimde, 'bu iş şöyledir veya böyledir' şeklinde verilen hükümler; yahut geleceğe dönük bir biçimde 'Allah şöyle yapar' gibi verilen indî hükümler; genellikle hep bizim 'hayâlimizdeki ilâha' dayanan indî hükümlerdir! Ve bunlardan dolayı da pişman olmamız büyük bir ihtimal mukadderdir! Öyle ise... Önce, 'hayâlimizdeki TANRIYI' bir yana koyup, 'Âlemlerin Rabbı ALLAH'ı öğrenmek mecburiyetindeyiz! Ne olursa olsun; kimse hakkında bir hüküm vermeyelim ve 'Yaptığının neticesine kendisi katlanacaktır. Hüküm Allah'a aittir' diyerek kişisel yorumları terk edelim. İzindeyiz Atam! Ama ülkemde eskisi gibi söylenmiyor İstiklal Marş’larımız. O da biliyor. Birazdan yine geçeceğim o duraktan, telefon kulübesinin yerinde cep telefonlu özgür insanlar, yine aynı okulun öğrencileri, aynı beyinler .. Elime detarjanı ve suyu alıp, Atatürk büstünü değil, o beyinleri ve o beyinleri örtmeye zorlayan ailelerin düşüncelerini yıkama arzusu var kovamın içinde.
AF Çıksın!
...
Hani vardır ya bazı zamanlar
Boş vermek gelir içimden. Başka şeyler konuşmak, Başka duygulara kapılmak, Delice değişmek isterim; beni ... ... Mümkün diyelim, değişebilmek mümkün. Düşüncelerimizi, davranışlarımızı, değişmesini istediğimiz ne kadar özelliğimiz varsa değiştirmemiz mümkün ..
Değişim yaşaması gereken gerçekten kendimiz miyiz? Başkaları için yaşamaya adanmış kaç yürek var kim bilir, gün geçtikçe ağırlığı artan, neler oluyor, daha nereye kadar başkaları olacak –benden daha- önemli olan.
Belki de herkes başkaları için yaşıyordu hayatını, kendimiz için bir şeyler yapmayalı ne kadar zaman oldu, daha ne kadar daha sürecekti bu. Araya hastalıklar girdiğinde çıkacaktı dostların anlamı, ne kadar yanımızda ve ne kadar bizimle oldukları. Birikmiş acılarımızı serecektik yalnızlığımızın sessiz bahçelerine; kuşların dahi ötmediği, çocukların oynamadığı bahçelere. İçimizdeki uzaklara kaçacaktık alıp başımızı dertlerimizle. Belki de susmakla başlıyordu hata, bizi bu yalnızlığa iten, yeterince anlaşılmayacağımızı düşünerek, içimizde hapsederken başlıyordu yalnızlık. Kim olursa olsun anlatmalıydık. Sustukça artıyordu yalnızlık. Kişiler seçmeye çalışıyorduk. Bizi yeterince tanıyan, yıllardır süren, hep daha iyi anlayacaklarını umduğumuz kişiler. Oysa öyle bir andı ki yaşanan, hani -o kalbimizdeki derin ağrı- bir çırpıda anlatsak olanı biteni huzura erecekti ruhumuz. Sadece paylaşmak, dinlenmek arzusu, bizi bilenlerin bir sürü yorumları değildi ki beklentilerimiz.
Bir gün içimdeki çocuk çıldırırken, susma artık yetmedi mi! diye haykırırken çıktığım bir otobüs yolculuğunda başlamıştı paylaşımlarım. O gün en çok konuşmak istediğim ve kimselere konuşmak istemediğim anlardan bir gece ..
Yol boyunca ne çok şey anlatmıştım, ne çok soru gelmişti yüreğime –yol arkadaşımdan- benim anlamadığım güzel bir oyunla. O biliyordu benim neye ihtiyacım olduğunu. O seçiyordu soruları ben anlatıyordum, cevaplarım yüreğimden dökülen hüzünlerdi. Sabah olup yolculuk biterken yeniden başlıyordum sanki her şeye. Yeniden başlamak! Demek bu kadar çıkılmazlardı içinde olduğum, bunca hüzün hapismiş demek içimde ..
Ve içinizde!
Bir yerde okumuştum, konuşmayan insanlar, kendini güçlü hissedip içine atanlar bir çok şeyi, bir gün mutlaka ortaya çıkacak “üstü örtülü depresyon” lar yetiştiriyordu, büyütüyordu; her geçen gün daha da gizlenen.
Susmak güçlü olmak değildi, konuşmak basitlik değildi. Hakkımızda ne düşünüldüğü önemli değildi. Konuşmak önce kendimize sonra onlara iyilikti. Kişiler seçmemeyi öğrendim ve herkese konuşmamayı, o an yeni tanıdığım
biri, çok eskiden tanıdığım birinden daha yakındı bana .. aslında ruhların samimiyetiydi önemli olan, o an alınan pozitif bir elektrikti dudaklarımdaki kilidi kıran.
Şimdi bile yaptığım bu değil miydi? Sizler bu yazıyı okurken ben çoktan içimdekileri anlatmış olacaktım, an be an paylaşım değildi belki bu, ama biliyorum ki ihtiyacımız olan bir şeyi yapmış oluyoruz.
Özgürlüğüne kavuşsun istiyorum içimizdeki çocuk, ona içimize attığımız; ama yaşanmış bir aşk, ama bir iş sıkıntımız, ama bir dosttan alınmış darbe, bunlardan oluşan hediyeler vermek yerine, konuşmayı, kelimelerin yetmediği yerlerde bakışlarımızı paylaştığımız insanların olduğu çiçekler verelim.
Susmamanın, paylaşmanın; bir şelalenin özgürlüğünce çağladığı anlar oldukça hayatınızda, içinizdeki çocukla her şeyin üstesinden gelebileceğinizi biliyorum. İçindeki çocuktan haberi olmayanlar, sizler için söylenecek bir şey olmadığını düşünüyorum.
Geçen sayımızda kahveme damlayan hüzün, içimdeki çocuğun yazısıydı, şimdi ise o çocuğun dışarıda oluşunun, diğer hapsedilmiş hüzünlere seslenişi ..
...
Hani .... Çığlıklarım susar ya ... Adım atmaya halim kalmaz korkarım ... Hani tek başına değil de, çok olmak isterim ... Sende ister misin? Haydi durma!
Sevgi ve kaygılarımla. Sükut
sükût...
susuşun her nebzesi adım adım. kan kokar her susuşunda. ve her nefeste soluk soluğa... sükût ki; haykırışında son nefesin. yalnızlığında gecenin. geride bıraktığın her yol çizgisinin. saçlarındaki aklarda sakladığın, geçmişin diğer bir adı sükût... bir damla göz yaşı,
yanaklarından süzüldü aşağı. doyasıya ağlamak istedin olmadı. beyaz duvarlara anlattın derdini, anlamadı... hatta yumruklamak istedin! vurdun... vurdun... yine de canı yanmadı.... ağlarken de sükût ediyordun sen!
oysa ki biliyordun duvarlar anlamaz ve en az senin kadar ağlamaz. şimdi döktüğün her gözyaşına, hem karanlığı karıştırıyor, hem de en bilinmedik küfürleri sallıyorsun. 'kader buysa eğer, işte ben kadersizim!' diyorsun... arabesk bir sükût!
'batsın bu dünya' diyerek batırıyor, 'bir teselli ver' de buluyursun teselliyi. en son giden sevgilinin adı, 'hoşçakal leyla'ydı değil mi?.. dinliyorsun... dinledikçe ağlıyorsun.. ağladıkça daha bir sükût ediyorsun.. sonra bir dal parçası geçiriyorsun eline.
ve biraz büyükçe bir odun parçası daha. bir uğraş benzetiyorsun bir enstrümana. sükûtuna karışan öğeleri bir bir; örneğin hüzünden bir tel, hasretten ve sevgiden birkaç tel, son olarak gözyaşından son tel. birleştiriyorsun hepsini!.. yepyeni bir enstrüman icâd ediyorsun kendine.. çal bakalım! haydi çal... sabaha çok var.............. ankara-2001 July 12 Dedim ya bazı şeylerin adı yok ..Sabah sabah nereden okudum şimdi ben yine bu dizeleri! ... Sesleniyorsun sevdaların kilitlendiği manastırlardan Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman Künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerini Ölürsem beni seninle ararlar simdi.” diyor Cezmi Ersöz Sen Aslında Çok Eski Bir Şeye Aşıksın adlı şiirinde .... "Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman", ağlama derler, ağlama! Ağlayacaksın, ağlamak ki içine sığmayan acıların firarı. Acır işte ve ağrır kalbin, bu ağrıyı kelimelerle anlatmak, göstermek imkansızdır. Ve ne kadar çok ifade etmek istersin, o ağrıyla nasıl başa çıkabildiğini bir sen bir de sen bilirsin sonunda. Ne kadar güçlü durursak o kadar zarar verdiğimizin farkında mıyız acaba. Kendimizi ne hızla tükettiğimizin farkındalığı daha çok acıtır. Ve bunlar, zorluklarla başedemeyişimiz, fazlasıyla güçsüz hissetmemiz başkalarına ne kadar hafif gelir; hayatı ciddiye alıyorsun! Değer mi tüm bunlara! Yok canım değmez! Değer! Değer işte, almışsam üzerime en yorgun halimde onca yükü, o’nun için, diğeri için ve belki de senin için, değer! Kendimi ne hızla tükettiğim umurumda bile olmaz. Belki çok sonra neden bu kadar ciddiye aldım bu hayatı demeyeceğimden eminim. Hayatı hafife almak o’nu, diğerini ve belki seni hafife almak değil mi! Ben alamam; diğerlerini ciddiye alarak yaşamam lazım, diğerleri acıtsa da, en çok ben üzülsem de, hafife alamam hayatı... Güçlü durabilmek ve hayat için yapabileceğimden fazlasını yapıyor olmak; bu yük ağırlaşınca, vakitsiz gözyaşları, ardından “güçlü değilsen güçlü durmayacaksın” diye çınlamalar. Ama olmuyor işte; hem ciddiye alacaksın hem güçlü duracaksın. Hayat: O, diğeri ve belki de sen. Hayat’a herşey değer, değmeli ... Sabah uyandığımda ne kadar yorgun hissetsem de içimi ısıtan birşeyler var; dışarıda yağmura aldırmayıp şenlenen kuşun sesi, o belki de iç sesim, zaman zaman benden habersiz dışarıda bir dala konuyor, kim bilir? Yüzlerce
Belki..
O an Hangi an olduğunu tüm kalbinle anlayacağın o an Elinin içine bakmanı istiyorum Elinin içindeki O avuç kadar kısa Ömrüm kadar uzun çizgiye ... Çizginin üzerini kapatacak olan elim Artık avcunun içinde olmadığı için Herşeyi ilk kez o kadar çıplak göreceksin... Dönüp aynaya bakar mısın sonra bilmem Kaçıp gittiğini anlar mısın hep sadece kendinden? Kaçarken ardında bıraktıklarının Gözün kapalı içine atladıklarından Çok daha sana ait olduğunu, Sen senden gittiğinde Bi başka kalbin durduğunu Ve kendi masalını yakıp küllerini savurduğunu anlar mısın? İlk kez o gün kendi boş avcunda geçmişinin talihine bakar mısın? Belki üşürsün o an Belki şimşekten, belki fırtınadan korkarsın Belki biri seni tutsun istersin Belki bir küçük kelime için kalbin yanar erirsin... Belki o an anlarsın Avucunun içinde Bıraktığın geride Yıllardır unutmuş olsan bile Hep saklı kalandır benim yüreğimde…. İlk kez o gün adımı anar mısın yüzünü denize dönüp son bir kere? Belki ben hala yakındayımdır Belki bir yerlerde senin adınla büyüyen bir çocuğum vardır Belki senin düşünmeden çöpe atığın şey aşktır Belki gerçek sevgi sessizce geride kalmaktır Avucunun içinde sesimi duyarsın o an belki O küçük çizgide ömrümü taşırsın belki Unut tüm bu okuduklarını şimdi O an gelene kadar sil zaten kalmamış izlerimi Duyma bundan sonra söylediklerimi Bir gün gelir anımsarsın belki O gün kilit kırılır ben de hayata dönerim belki…. July 11 ...Hiç umulmadık bir anda, hiç beklemediğiniz şeyler, tarif bile edemeyeceğiniz kadar büyük mutluluklar dikilir karşınıza. Şimdi ben nasıl yazarım bilmiyorum, kimi görsem sarılmak, durduk yerde çığlıklar atmak istiyorum. Zamanı gelince çığlığın; duyarsınız elbet buradan. Her zaman olduğu gibi ben üstü kapalı şeyleri sereyim gözlerinize, okuyun okuyun anlamayın, anladıklarınız zaten bir gün bir şekilde yaşayacaklarınız, yaşadıklarımız. Her şeye kahrederken, tam nedir bu dünyanın saçmalıkları derken öyle bir şey gelir ki başınıza, aman Allah’ım! Çok sabırsızım arkadaşlar çok, öyle sevinçli ve öyle mutlu, belki hayatımın ilk büyük sevinci bu. Hani böyle olaylar vardır, bitmiş ilişkiler, ayrıldığınız iş vb. zannedersiniz ki dünyanın sonu! Değildir, olmayacaktır da. İyi ki bitmiştir, iyi ki ayrılmışsınızdır işinizden, yeni fırsatlar, yeni şanslar için açılmış kapıdır o en son kapananın ardından. Üzülmemek lazım hiçbir şeye, elbette o anı yaşarken bünyeniz tamamen duygusalsa kaldırmak zordur ama yarın göreceksiniz ki, “iyi ki” ile başlayan bir cümleniz mutlaka olacak. Ve hiç umulmadık bir olaya girdiğinizde bak bitmeseydi bu anı yaşayamayacaktım diyeceksiniz. Emin olun diyeceksiniz. Böyle bir şey bu hayat. Ufak tefek şeylere hele hiç üzülmeyin, o kadar çok karşılaşırsınız ki, ve her birinde içiniz haddinden fazla acırsa, daha büyüklerine tahammül kalmaz, derman kalmaz. ”Gülüp geçmek” mevzusu, bunun da bir yaşı var galiba, bu zamana kadar yapamadıklarımdan biriydi, aniden gelen bir erdem sanki, gülecek ve geçeceksiniz, ne çok gülünç şey var hayatımda ve ben nasıl izin verdim tüm bunlara, şimdi sadece gülüyorum.
Sizi kaybedenleri düşünün bir de, bunlar zaten hep kendileri için sizinle olmuşlardır. Gönderin giderler, seyrederler sonra ardınızdan, ama kapasiteleri elvermez kaybeden olduklarını anlamalarına, öylece bakarlar. Ay! böyle iç gıcıklayan bir şarkı kulaklarımda şimdi, çok güzel şeyler olacak, çok … İpucu mu? Zaman diyorum sadece, çok değil, az, az, daha az. Ayyyyyyyyyyy! Hayat: Ne büyüksün sen… ya olmazsa? olmasın varsın; İSTEMEKTE GÜZEL.. :) |
|
|