ayris's profileCafe AyRisPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 09

    Uzun Bir Aradan sonra Tekrar Merhaba!

    Bilenler Bilir, (bilmeyenlere de bendeniz birinci ağızdan söylemiş olayım) uzun süredir alanıma bir şeyler yazmıyordum.
    Bunun nedeni ise yazmayı bırakmış olmamdan değil (ki ben bunu 1-2 sefer denemiştim ancak kalemimle aramdaki ilişkinin yapışık ikizler boyutuna geldiğini farkedip vazgeçmiştim ).
     
    Sanırım Live Spaces formatına dönüşen alanlarımızdaki yenilikleri pek benimseyemediğimden olsa gerek bu alana pek bir şey yazmak istemedim bir süredir.
     
    Ama çenesiyle eş düzeyde kalem kullanan nacizhane bünyem dayanamadı ve kendisine yeni bir oyun alanı buldu. Şimdilik mutluyum alanımda :)
     
    Hani olur ya deliliğin kıyısında olan bu "Çocuk Kadın" neler yazıyor diye merak eder iseniz...
    Yazılarım, Şiirlerim, Kalemim (Klavyem,Sivri Dilim ... ya da ne şekilde adlandırmak ister iseniz),Sesim'le bundan sonrasında acemice yapılan benim bi- iki kuru sıkı kurşunumun hedef tahtasında "Atış Poligonu" mda.. bi girin bakın ve lütfen bişeyler karalayın inanın kaybedecek hiç bi şey yok.Kazanılacak varmı?...İşte orası göreceli. Kimbilir belki de aynı teğette buluşuruz bir ara..

    Sevgiyle
    September 21

    (Atış Poligonunun İlk Hedefi Bir Yazı)

    aşk hep beklemektir...

    sana gelmesini beklemek, sana değer vermesini beklemek, seni şaşırtmasını beklemek, sevgi, ilgi beklemek, merak edilmeyi beklemek, birinin senden sürekli haberdar olmayı istemesini beklemek hem de özgürlük şarkıları söylerken. ve birisinin seni sürekli kendinden haberdar etmesini beklemek. aşk hep bekletir...

    aşk hep istemektir...

    aşk hep ister çok az verirken. aşk doymaz, açlığıyla biler kendini mutsuzluğa yatkın koyu gecelerde. mesela acı duyumsayınca varlığından emin olup kaleme sarılır yazarlar. aşk gelmemiştir yada istenileni vermemiştir. halbuki onun uğruna neler feda edilmiştir. özenle sıralanır gizli defterlere birgün okunması beklentisiyle. yazarın gizli defteri onun sadık şahididir.

    aşk umuttur en çok...

    birgün gelecek mutlu, sorunsuz günler demektir. o gelecek ve hayat daha çekilir olacaktır. geceleri yalnız kalınmayacaktır. dertler paylaşılıp azalacaktır. özgürce şımarılacaktır. biri sırf naz çekmek için o gün yanında olacaktır. ona kendini özel ve şanslı hissettirecektir.

     aşk bencildir aslında...

     karşılığını ödetecektir. aşk bir arada kalmak isteyenleri kendine kul edecektir. kuralları sabitleyip umutla sarılınan duyguyu zamanla sıradanlaştıracaktır. ama kuruntu aşılayıp hareketlendirecektir de bazen... aşk hüznü sever en çok.en zayıf anda neşeyi alacak ve hırçınlığı koyacaktır ortaya. taraflar silahlanıp saldıracaktır. aşkı memnun etmek için aşk uğruna aşığına...

    August 04

    Korku..

    Buharlı bakışlarda bulduk hepimiz aradıklarımızı katran gecelerde. Puslu sonbaharın ılık akşamlarında kulak memelerimizin arkalarına bir dokunup bir yok olan kaçak esintilerde. Heyecanlanmak istediğimiz günlerde, yaz veya kış. Hep bağlanmak istedik, hep kaçmak, uzaklaşmak ama aslında güçlenmek.


    Yığın yığın sandıklarımıza koyduk hayatlarımızı. Küflü odalara kaldırdık, canımız sıkıldığında açıp da bakalım diye. Rüzgarı sevdik, güneşi sevdik, yağmuru sevdik, her zaman bir bahanemiz oldu hayata. Hep dövmek istedik hayatı ama aslında hep dövülendik.


    Aşktan korkup, aşka gittik. Bir çift derin bakışa kurban olduk hep. Mavi, yeşil, ela, siyah, kahverengi pek fark etmedi. Geldiler, dokundular, aldılar ve gittiler. Oysa biz hep bekledik. Güz, kar, kış, güneş yine geldi,baktı, gülümsedi ve gitti. Yüreğimize sığındık hep, yüreğimize sorduk, hep bildi. Yalvardık, ağladık, üzüldük, azap çektik, aşık olduk...


    Hepsi bu.

     

    August 03

    Ah Sevdiğim (!) Sözcükler

    Ah sevdiğim sözcükler,
    ihanettesiniz bana ölümü böyle yakından izlediğimden beri.
    Kollarıma baka baka uzaklığını kestirdiğim yollara taş, çamur, toz toprak bulaşmışsa,
    kış yorgunuysa bacaklarım ve ağrıyorsa memelerim dünyanın tüm öksüz bebeklerini emzirmişim gibi,
    havada bahar kokusu eksik demektir.
    Her sabah bahçemi ziyaret eder, erik ağacının dallarını yoklar oldum,
    şiire vurgun bir ablama çiçekli bir bahar dalı sözü verdim vereli ya,
    ağaç bana mısın demiyor,
    uzatmıyor ki dudaklarını öpeyim en beyaz çiçekli yerinden.
     
    Ah sevdiğim sözcüler,
    ihanettesiniz bana kış kente indi ineli ,
    canıma yetmiş artık, aklımın dolambaçlı yollarında her daim sinir krizleri...
    Yollarda zincirleme yürüyen insanlara tekmeler savurasım,
    vapurda yer kapmak için beni itekleyen bunak karıyı tutup denizlere savurasım var.
    Benden farklı değil ya diğer insanlar da,
    kıştan soğuktan herkeste bir bezginlik...
    Sabah akşam gözlerini göğe çevirip çevirip sorar/sorgular olmuşlar nerede bu güneş diye de,
    akıllarına gelmez ki güneş küsmüş de göstermek istemez yüzünü.
    Akıllarına gelmez, dökülmek üzere olan çocuk kanının bahara yakışmayacağı,
    akıllarına gelmez, bu faciaya güneşin tanık olmak istemediği.
    Hep ister insan oğlu, hem güneşi, baharı, çiçeği ister; hem savaşı, kanı, nefreti ister.
    Yarimi de orduya ister üniformalı, apoletli adamlar,
    kalem yakışan ellerine silah, hüzün yakışan gözlerine ölüm sürmek için.
    Hasrete vururlar boynumuzu, darağacına çekerler  sabahlara sarmaş dolaş uyanışlarımızı.
    Gördüğüm en güzel, en becerikli erkek elleri,
    emeğe yakışan, şiire yakışan elleri görünmez kelepçelerde şimdi,
    o kelepçelerin her yanından Anadolu'ya uzanan zincirler var.
    Hangi zincir çekerse, yurdun o kasabasına sürerler yarimin kıvrımlarına kir bulaşmamış beynini.
     
    Ah sevdiğim sözcükler,
    çırpın kanadınızı beyaz kağıtlara,
    ağlamadan mürekkep mürekkep,
    dökülün hece hece, bağırmayın, çığlık atmayın ne olur.
    Fısıldayın yalnızca içimin isyanlarını,
    fısıldayın aşkın acısını değil hüznünü sevdiğimi,
    hayatta mutluluk değil, sevinçler aradığımı.
    Ne olur sevdiğim sözcükler, eskimesin aynalarda gördüğümde içime küçük bir gülücük serpen güzelliği yüzümün.
    Hep haklı çıksın eski sevgililerin bu yüze özlemleri,
    bir bakışta aşık olsun yine bana sokak kedileri.
    Sahi nereden bilir bu kediler onlarla konuştuğumda,
    gözlerimin ta içine bakmaları gerektiğini?
    Kim öğretti köpeğime gök gürültüsünden kesinlikle korkulması gerektiğini?
    Kim öğretti kuşlara yuvalarını dallardan örmeyi,
    kim öğretti on dördündeki kızlara dişleriyle, tırnaklarıyla sevişmeyi?
     
    Ah sevdiğim sözcükler,
    koynuna giresim var bu akşam en dokunulmamış sevdaların.
    Bozasım var aklımın bekaretini,
    bir kurşun sıkasım var sol göğsümün altından.
    Silahları hiç sevmedim, hiç de dokunmadım ya,
    bu beden benim, bu hayat benim,
    bu sessizliğinde çığlıklar barındıran fısıltılar benim,
    hepsini kökünden susturasım var...
     

    Kaç kişiyiz biz?

    Nicedir bu sorunun yanıtını arıyorum.
    Kendi içimde...
    Aslında bu sorunun yanıtı, bize kimin sonuca ulaşacağını da gösteriyor.
    Belki de herkesin kafasındaki yegane soru bu.
    "Biz kaç kişiyiz?"
    Hatta sormaya devam ediyorum:
    Çoğunluk muyuz?
    Yoksa artık az mı kaldı bizden ?
    Devir değişti mi ?
    Ülke bizim gibi düşünenlerden kurtulacak mı?
    Ben çoğunlukta hatta çok, çok ,çok çoğunlukta olduğumuzu düşünenlerdenim.
    Çünkü neden hükümet olunmasına rağmen iktidar olamayanların en iyi açıklaması budur.
    Giderayak başlayan gerginliğin,bu sinirin,basit hadiseler karşısında bile gösterilen aşırı tepkilerin sebebi de budur.
    Ben kendi içimde bu soruların yanıtları ile bir açıklama yaratmaya çalışırken ancak henüz yazmazken sağolsun küfürbaz bir okuyucumuz beni kendime getirdi.
    Daha öncede söylediğim gibi küfür içerikli yorumları siteye taşımamaya özen gösteriyoruz.Küfürün hedefi kim olursa olsun.
    Ancak bu saygıdeğer (!) yorumcumuzun cinsel içerikli isteklerini sıraladığı görüşleri haricinde ciddiye alınacak bir sorusu vardı.
    "Siz kaç kişisiniz?"
    Demek ki yalnız değildim.
    Küfürleri ayıkladıktan sonra en hafifinden şöyle diyordu bu sevgili (!)okuyucumuz:
    "Yazılarınıza başladığınızdan beri takip ediyorum,ama şöyle bir hesapladım,toplam 20 bin kişi bile yok saçmaladığınız yazılarınızı okuyan"
    Saçlayıp saçmalamadığımın takdiri bir yana ,evet şimdi bu soruyu ben de sormak istiyorum.
    "Biz kaç kişiyiz?"
    Türkiye de Atatürkçüyüm diyecek,laik, demokratik, cumhuriyet ilkelerini savunacak,kaç kişi var?
    Gerçekten iddia edildiği gibi az mı sayımız?
    Gerçekten biz geri kafalı mı kaldık?
    Bir zamanlar yedi düvele meydan okuyan ve ilmi hür ,irfanı hür nesiller yetiştirmek isteyen,yaptığı mücadele ile tüm dünyada, Mısır'dan Hindistan'a ezilmiş toplumlara umut ışığı olan bu devrimin çocukları artık nesiller içinde kayıp mı oldu?
    Atatürk devriminin sonunu mu yaşıyoruz?
    Yoksa karşı devrim isteği içindekiler kuvvet uygulayarak,psikolojik savaş yöntemleri ile safları mı dağıtmaya çalışıyor?
    İnancımızı ,devrimi tazeleme ihtiyacı içinde miyiz?
    Yoksa baskı altında çözülecek miyiz?
    Bu saygıdeğer (!) okuyucumuz beni yeniden bu soruları sormaya, yanıtlarını aramaya sürükledi.
    Çünkü açıkçası bu siyasetin kısa,orta ve uzun dönemde farklı sonuçları olacağını düşünenlerdenim.
    Kısa dönemde sevinenlerin orta ve uzun vadede yeniden hüsrana uğrayabileceğinden endişeliyim.
    Çünkü ihtiyacın yalnızca bir iktidar değişikliği değil, bir anlayış değişikliği olduğunu düşünenlerdenim.
    Çünkü hükümetin yeni sahiplerinin eski alışkanlıkları sürdürmeyecek,yeni bir zihniyet ama gerçekten yeni bir zihniyet ile görev yapmak zorunda olduklarına inanıyorum.
    Çünkü gerçek değişim yaşanmazsa, hükümetin değişmesinin aslında hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine,bir sonraki raunda kadar kuvvet toplanmasına yarayacağına inanıyorum.
    Türkiye'nin ikinci bir karşı devrim girişimine artık tahammülü yok diye düşünüyorum.
    Çünkü eski Türkiye'nin artık üzerindeki tozu silkeleyip,devrimin tazeleyen gömleğini giymesi gerektiğine,eskittiği,yıprattığı,kötüye kullandığı tüm erdemlerine hakettiği saygıyı göstererek yepyeni,taptaze,güçlü,kararlı bir kaptanlıkla istim basması gerektiğine inanıyorum.
    İşte bu yüzden inancımızı tazelememiz gerek.
    İşte bu yüzden ne çok olduğumuzu anlamamız gerek.
    Ben bana küfür ederek ben ve benim gibileri karamsarlığa sürüklemeye çalışan ve gerçekten,gerçekte ne düşündüğünü anlayamadığım,neye inandığını çözemediğim,neden gerçekleri görmekten kaçtığını bilemediğim bu zihniyete bir yanıt verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
    Bu yazının okunma sayısı belki onlara en iyi yanıt olacaktır.
    Cumhuriyet çocuklarının sayısını belirleyecek kişi elbette ne o okuyucu, nede benim yazılarımın okunma hiti.
    Ancak sizden ricam bu yazının çok okunmasını sağlayın.
    Sayımızın ne kadar olduğunu düşünüyorsanız o kadar okunmasını sağlayın.
    20 bin mi 50 bin mi 100 bin mi yoksa altmış milyon muyuz herkes görsün.
    Her bir hit saflarımıza çakılan bir çivi gibi maneviyatımızı kuvvetlendirecek.
    Her bir hit buradan yola çıkıp, Türkiye'yi yenilemek isteyen milyonlara kuvvet verecek.
    Buradan size çağrıda bulunuyorum.
    Bu yazının azaldığımızı düşünenlere bir yanıt olmasını sağlayın.
    Sayımızın ne çok olduğunu gösterin.
    İnanıyor ,bekliyorum.

    Kerimcan KAMAL


    Not:

    Bu yazıyı sonlandıramıyoruz,çünkü “biz kaç kişiyiz” sorusunun yanıtını günden güne çoğalarak veriyoruz. Sizde hemen
    http://www.kanalturk.com.tr/yazar.php?yazarlar_id=25 bu siteye girin ve kaç kişi olduğumuzu onlara gösterelim. En son baktığımda rakam 11.697.571  kişiydi. Daha fazla olmamız gerekir.

     

    Yollamış olduğu mail ile bana bu siteyi gösteren sevgili Işıl' a teşekkürlerimle..


    July 24

    Sonunda bitti.

    Üzerinde o benim giymekten nefret ettiğim mavi önlük varken ben yanında değildim o gün; bedenimle. Ellerini tuttum her anında; yüreğimle. Dualarım seninle oldu hep ve daima olacak prensesim. Bu dünyada tüm güzellikleri hak ettiğini ve hep üzüldüğünü söylemeyeceğim hiç kimselere. Seni üzenler bir gün bir yerlerde anlayacaklar. Derim ki bırak anlamasınlar…
    Gideceğiz bir gün seninle buralardan. Gel vazgeçelim şu sevdadan, gidenlere üzülmeyi atalım bir bir denizlere, gitsinler, bitsinler; öğreniriz “önce can”ı ardından…
    Yüreğimi ortaya koyduğum ne varsa lanet olsun, değer verdiğim her şeyi kırıp dökmek geliyor içimden. İyi dileklerimi çöpe attım kimseye söylenecek güzel söz kalmadı içimde.

    Bu ben değilim biliyorum bebeğim, kötü sözler bilmezdim, öğretiyorlar, utanmıyorlar.
    ”Lale Devri”nde değiliz; oraya aitiz…

    Seni seviyorum Alexia'm, mavi önlük üzerindeyken alnını okşuyor olacağım, ellerini tutacak ve fısıldayacağım sen buraya dönene dek, ne olur beni bırakma buralarda, özletme.
    Beni almadan gitmek yok, sözümüzü unutma sakın. Maviyi ve okyanusu asla unutma.
    Kalbim seninle.

    Sevgimle…
    July 21

    ER(!)SÖZ

    July 19

    Gittin..

    Gittin…

    Yaşanılanlar umut olmadı yüreğinde, yeni umutlar yeşertmeye güç bulamadın. Ben de yardımcı olamadım sana. Uzaktan tuttuğum fenerin ışığıyla, ne seni görebildim, ne de kendimi gösterebildim. Aydınlığa çıktığımızda anladık farklı yerlerde olduğumuzu ve yaşananlara anlam verememenin sarhoşluğuyla uyandık. Meğer seni yolcu edeli ne kadar çok olmuş. Sen zaten gitmişsin; ben yokluğundan, yokluğunu fark edememişim. Yokken var olan sen, varken yok olmuşsun zamanla.

    Gittin ya…

    Uzaklara, bilmediğim diyarlara. “Güçlü ol” diyen sesin kaldı bana, hatıralarından daha kuvvetli, daha gerçekçi. Sensizliğe alışmaya güçlü olmakla başladım bende. İstanbul’daki tüm anılarını toplattırdım “zararlı” bahanesiyle. Resimlerini karşı komşunun kızına verdim taşınmadan önce. Yokluğunda yokluğuna alışmayı daha da kolaylaştırdım böylece.

    Gittin gideli…

    Geri dönme ihtimalini hiç düşünmedim. İtiraf etmeliyim, geri dönmeni de hiç istemedim. Güçlü oldum dediğin gibi, sana hiç boyun eğmedim. Gittiğin yollardan göndermedim umutlarımı, sahip çıktım yüreğime, sende bırakmadım. Yüreğim içimde, onunda içinde sevgim; yeni umutlarımla yeniden aşık oldum.

    Gittin ve bitti…

    Ben kabullendim gidişini ve sana dair her şeyin bitişini ama kabullendiremedim bazı dostlara. Ne çabuk unuttun diyenlere
    güldüm geçtim, biraz da kızdım. Anlam veremedim insanların geceler boyu ağlamamdan mutlu olmalarına(!), beni bırakıp gidenin ardından yas tutup, göz yaşları dökmemi beklemelerine. Bu yüzden hiç çaba sarf etmedim mutlu olduğuma onları inandırmaya. mutluydum ya, kime ne?

    Sen gittin ve ben devam ediyorum yaşamaya… Mutlu, umutlu ve sevgi dolu.

    Sana uğurlar ola…

    19 Mayıs 2006-İstanbul

     

    Gönlümle baş başa düşündüm demin;
    Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
    Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
    Akisleri sönen bir ses gibisin.

    Mâziye karışıp sevda yeminim,

    Bir anda unuttum seni, eminim
    Kalbimde kalbine yok bile kinim
    Bence artık sen de herkes gibisin.
    ...
    Nazım Hikmet

    Üşüyorum..

    İçim....

    Adıma yazdığın o kısacık paragrafla söylenmesi gereken her şeyi söylemişsin sen zaten Alexia'm...

    Seninle karşılıklı oturup hiç ses çıkartmadan tüm dünyayı paylaştığımız zamanları çok ama çok özledim ben. En mutlu zamanlarımda bile sırf sen yoksun diye kalbimin bir tarafı hep üşüyor. Sen olmayınca hayat hep biraz eksik kalıyor. Hala şiddetle kanıyorum ben. Aşk bile, mutluluk bile, huzur bile o derin ve korkunç yaralanmadan kalan uğursuz kanamayı durduramıyor. Senin de şu an kanadığını biliyorum. Üşüyorum. İkimiz için de üşüyorum.

    Arka cebimde sana anlatılacak, bana ve aşka dair yüzlerce şey biriktirdim ben yine. Evdeki herkes uyurken mutfak masasında el ele oturup kahve içmeyi ve sessizce ağlamayı ne kadar isterdim şu an anlatamam sana...

    Zaman hızla tükeniyor Alexia'm... Her şeyi yutuyor şimdi zaman... Seni sıkıca tutup buralardan götüremediğim ve hak etmediğin tüm o çirkinliklerden koruyamadığım için nasıl üzgünüm bilemezsin...

    Ama bitecek Alexia'm ... Söz veriyorum bitecek bunlar... Seninle o hep hayalini kurduğumuz deniz kenarı sığınakta oturup uzaklara bakacağız ve gülümseyeceğiz yeniden... İnan bana içim... Seni seviyorum... Beni bırakma...

     

    Ben seni asla bırakmayacağım...

    Not: Biraz dua dostlar..Can Arkadaşım, Güzelim,İç'im,Alexia şu saatlerde ülkemizden, bizlerden çok uzaklarda, sağlığına kavuşmak için bıçaklarla sevişiyor. Biraz dua dostlar, size anlatacak daha çok hikayemiz var..Yardım edin de içimsiz kalmayayım.. Şu yaz sıcağında üşümekten kurtulayım..

    Özel İnsanlarız(!)

    O kadar özel ki; en iyilerine layığız(!).
    Hep duyduğumuz ve nedense en iyilerden hep uzak.
    Mutluyuz, enerjimizle herkesin kendini iyi hissetmesini sağlarız.
     
    Bizden başka, herkes mutludur, herkes en iyisini yaşarken biz layık olduğumuz(!) en iyi şeyleri unutup, O'nların sevincine adamışızdır kendimizi.
    Artık çok geçtir. Mutlu olmak için çok geç …
    Sadece sevmeye programlanmış bir robot, bir eşya gibi hissederiz.
    Kullanılmış ve bir köşede unutulmaya hazır.
    Aklımızın zindanlarında gong sesi duyulduğunda; o an ki, odamızdır en huzurla ağlayacağımız yer, en rahatsız yerinde, önce omuzlar düşer, ardından yıkılırız, ayakta …
    Yıkılmanın ilk anında bir okyanusun kıyısında olma hayali yine yerindedir, kumsala vuran dalgaları düşünürüz, dalga sesleri bizi güvenle kucaklayacaktır, hiç beklentisiz dostlarımız oluverirler, biz onları sevmeden, hiçbir şey vermeden sadece o an sımsıkı sarılıp, her şeyi unutturacak güçleri vardır. Bir yudum bile sevmeden biz onları, bizi saracaklardır. Aklımızda bunca düş, gözlerimiz bomboş ellerimize dalar, buğulanır bakışlar ve o katil soru dikilir! Neden?!Neden ben!
     
    Neden mi sen? Çünkü sen özelsin demiştir O, en ağır bitiştir…

    O: Çok iyisin sen, beni hak etmediğim kadar sevdin, fazla seviyorsun, sevgin fazla geliyor, özgür olmalıyım. Benim istediğim kadar sevmelisin beni, istediğim kadar kalmalısın benimle, beni en sevdiğin saatte, çekip gitmeliyim, okyanusun kıyısında dalgaları düşlerken sen ve ellerin bomboşken; gözlerinde, ben gittiğim yerde... Güzeldi her şey, sen çok özeldin. Yeni bir başlangıç, ilk heyecanlar için sabırsızlanıyorum. Ne kadar harika oluyor. Yaşam bu, kaç tane yeni başlangıcım olursa o kadar mutlu olacağım. Küçük bir hata yapıyorsun, zor olmayı unuttun sen.

    Özel İnsan: Mutluluğu hak ediyorsun, dilerim bulacaksın. Bu kadar basit işte sevmek. Bunları sana söylediğimde beni daha çok seveceksin; ama ben çoktan gittiğim yerde olacağım. Öğrenemeyeceğim tek şey; sevildiğim kadar sevememek. Hep fazla, hep çok, hep bilmediğim okyanus kadar derin.

     
    Ve ben, yıkılırken düşmek istiyorum. Düşmek ve düşünememek. Özel olmamak artık. Zor olmaya gücüm yok. Kısaca bir hiç olmak artık.

    Hayat; teşekkürler tüm verdiklerin için, aldıklarına göz yumuşum
    bir yudum sevgi* içindi.

    *Yok öyle bir şey.

    ***
    Yağmur Kaçağı

    Elimden tut yoksa düşeceğim  
    yoksa bir bir yıldızlar düşecek  
    eğer şairsem beni tanırsan  
    yağmurdan korktuğumu bilirsen  
    gözlerim aklına gelirse   
    elimden tut yoksa düşeceğim  
    yağmur beni götürecek yoksa beni  
    geceleri bir çarpıntı duyarsan  
    telaş telaş yağmurdan kaçıyorum  
    Sarayburnu'ndan geçiyorum  
    akşamsa eylülse ıslanmışsam  
    beni görsen belki anlayamazsın  
    içlenir gizli gizli ağlarsın  
    eğer ben yalnızsam yanılmışsam  
    elimden tut yoksa düşeceğim  
    yağmur beni götürecek yoksa beni.   

    -=-
    Attila İlhan

     

    Yağmur tutma ellerimden, tutma! düşmeliyim, düşürülmeden...

    July 18

    Telsiz memuru

     

    Bunu yüz kere yazsak yeridir:
    Bir gün, sağına ve soluna doğru uzayan iki yolun başında duruyor olacaksın..
    Tam karşındaki üçüncü yoldan biri gelecek...
    Yaklaşıp, önünde duracak. Soracak, veya “hangi tarafa gitmesi gerektiğini” öğrenmek için soran gözlerle bakacak...
    Sen yalnızca;
    -Şu yöne, diyeceksin...
    Ya da hiç konuşmadan, kitap tutan elinle işaret edeceksin!..
    *
    Yönelecek mi gösterdiğin tarafa? Bilmiyorum... Varacak mı gittiği yere? Bilmiyorum... Ne zaman olacak bunlar? Bilmiyorum... Sen kaç yaşındayken olacak? Bilmiyorum... Sana toplam kaç kişi yol soracak? Onu da bilmiyorum...
    Fakat şunu biliyorum ki; olacak bu!..
    Bir gün tam karşıdan biri gelecek, sana hangi tarafa gitmesi gerektiğini soracak, ve sen yalnızca “şu yöne” diyeceksin!
    İşte sen, oraya kadar, kendini taşımak... O zamana kadar, sağlıklı kalmak... Ve üstelik, seni gören birinin; en azından sana yol sorabileceği kadar da temiz ve bakımlı olmak zorundasın!..
    *
    Kendinden şüphe etme!..
    Cami sorulan kimse, imam olmak zorunda değil... Okul sorulan kimse öğretmen olmak zorunda değil... Fırın sorulan kimse ekmek ustası, ve eczane sorulan kimse eczacı olmak zorunda değil...
    Rütbesi en yüksek, diploması en büyük, cüzdanı en kabarık kimseler değil ki aranan... Yaşı en büyük, tecrübesi en fazla, fiziği en düzgün, yüzü en güzel olanları da aramıyor insanlar...
    Çünkü bu özelliklerin peşinde olanlar; kısa zamanda anlıyorlar/anlayacaklar yanıldıklarını...
    İnsanlar; doğru adresi bilenleri arıyor!
    Ve insanlar, sadece umuyor; birilerinden aldıkları adreslerin doğru olmasını!..
    *
    Hadi...
    Geleceğe götür kendini!..
    Çünkü bir zarfsın sen. İçinde var olanı taşıyorsun; onu bilmeyenlerin bulunduğu yerlere!..
    *
    “Titanic”in hikayesini anlatmış mıydım sana?..
    271 metre boyundaydı. Okyanusu aşmak için o güne kadar yapılmış olanların en büyüğüydü. Ve en lüksü. Bu İngiliz yolcu gemisinin bir buz dağına çarparak nasıl battığını ve bu kazanın bin beşyüzden fazla cana malolduğunu senin gibi herkes biliyor... Fakat, Titanic batarken... Sürekli imdat sinyalleri gönderirken; oradan... Hem de çok yakınlardan, bir başka geminin daha geçtiğini çoğu kimse bilmiyor...
    Bahsettiğim gemi o çağrılardan, feryatlardan habersiz olarak; donan, ezilen, boğulan insanların yakınlarından geçiiip gitti. Çünkü...
    Çünkü günlerdir, hiç ses duymadan beklediği telsizinin başında sıkılan telsiz memuru, o gece cihazını kapatıp yatmıştı!..
    *
    Sen, bir telsiz memuru gibisin!..
    Elinde veya cebinde veya çantanda veya arabanda veya masanda veya yakınlarında bir yerlerde; en az bir kitap bulundurmama hakkına sahip değilsin!..
    Çünkü her gün birileri boğuluyor etrafında...
    Ve senin taşıdığın kitaplar, cankurtaran yelekleri gibi kurtarıyor/kurtaracak insanları!..

    July 17

    ...



    Ah ne kolaydı önceden kapıları vurup çıkmak, ardına dönüp bakmamak.
    Şimdi kendimi sıkıştırdım bir iş, bir aile, bir eskimeyen eski sevgiliye.


    Attığım her adımın geriye doğru olduğunu bilmek ne acı.
    Bütün kapılarımı kapatıp, başka yollara, diyarlara kaçsam.


    Ama ne işe yarar taşıdığım beyin, yürek aynı oldukça.
    Ne fayda ben yüreğimdekileri salıvermeyip, kendimle konuşmadıkça.
    Sağır mı duvarlarım, yangın mı duygularım.
    Ya bu ben miyim alıp da başını gitmeyi başaramayan.

    Ağlayan, ağladığına sinirlenip kendine küsen.


    Çocuktum ben. Hiç istemedim büyümek.

    Bana göre değildi bilirdim.
    'Büyümeyeceğim!' derdim, işe yaramadı.


    Büyüdüm.


    Çocuk oldum, aşık oldum, taş oldum...

    Savruldum kendi delhizlerimde.
    Yüreğimde, cebimde kelimeler biriktirdim, atamadım hiçbirini.
    Anlamlar yükledim, anlamı olmayan şeylere.
    Bazen arkadaş, bazen sevgili, bazen kardeş. Yoktu bilirdim değerleri.
    Ben yüklemiştim sevgiyi, emeği onlara.
    Taşıyamadım. Onlar da beni taşıyamadı.
    Vurup kapıyı gidemedim.
    Şimdi dönüp duruyorum.
    Ne ben farkındayım sanrılarımın gerçekliğinin,ne onlar.


    Bırakıp da gitsem, gidemem ben.
    Korkarım ondan-bundan.
    Yanlızlığımı severim ya, aslında ondan da korkarım.
    Ağladığım duvarlarım olsa, kendi içime değil de başka denizlere akan tuzlu sularım olsa gözyaşlarım.
    Ah bilsem nelerin değiştiğini de,
    neden değişemediğimi.
    Bir anlasam şu insacıkları, zorlamadan olağan yaşasam.
    Hatta yaşamasam. Fotosentez yapıp dursam kökleşmiş ayaklarımla bastığım topraklar üstünde.

    Issız bir gemide olsam, elimde bir kaç eski fotograftan başkası olmasa.
    Denizin güneşle oynaşmasını izlesem, dalgalar müziğim olsa.
    Ah ben, ben olsam.
    Çekip kapıyı gitsem.


     

    Transparan Beyinler!

    Merhabalar,

    Düşünülecek ne kadar çok şey varken, aklımın takılıp, içimin karardığı bir konu üzerinde birkaç şey paylaşmak istedim sizlerle.

    Gerçi konu demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, defalarca tartışılan, konuşulan ve aynı ülkede yaşayan farklı beyinler farklı düşünceler.

    Öncelikle yaşadığım bir olayı aktarayım sizlere.

    Yıllardır evimden çıkıp yürüyüş ya da alış veriş için geçtiğim yolda bir otobüs durağı vardır, yanında da bir telefon kulübesi, cep telefonlarımızın olmadığı, bir çoğumuzun bilmem kaç kontörle özgür olmadığı yıllar.

    Durakta bir sürü başı örtülü İmam Hatip Liseli öğrenci, telefon kulübesinin önünde hep aynı topluluk, kikir kikir, biri telefon ile görüşürken diğerinin ahizeden gelen sesleri duyma çabası, arkadakilerin de başörtülerini çekiştirip kendilerince geliştirdiği fantastik bir oyun, örtülerin altındaki saçların birkaç dakikalığına özgür kalıp durağın selamlık bölümündeki öğrencilerine kur yapma taktiği. Haremlikteki eğlence evlere şenlik. Hep bu sahnedir okul çıkışında yaşanan. Birde evimizin üst tarafındaki koruda, ağaçların arasında yaşananları ben yapmadım okul yıllarımda.

    Şahit olduğum birçok olaydan sonra, bir gün yine aynı saatlerde o durağın önünden geçerken, kızlardan birinin bana dönerek, bu ve buna benzer lafları defalarca işittiğim cümlelerinden birini kuruyor:

    -Şuna bak utanmıyor hiç başı açık gezmeye! (sabır taşı kırılıyor)
    -Başım açık? Utanmak? Bana bakın! Ben sizler gibi korularda kırıştırmıyor, telefonda sevgililerimi arayıp kikirdemiyorum, evet başım açık, bu lafları bir daha duyduğumda sizlerden birinin başını açıp sonsuza dek kapatmamayı düşünüyorum!

    Bu defa selamlık bölümünde bir kahkaha kopuyor, haremliktekilerin bazılarının yüzleri kızarıyor, diğerlerinden zaten beklemiyorum, umarım mesaj yerini bulmuştur diyerek devam ediyorum yoluma, diğer günlerde sadece sırıtmalarla karşılaşıyorum.
    Şimdilerde bakıyorum, yine başörtülü bir çok bayan, ama son derece moderniz.
    Benim bile giymeye cesaret edemeyeceğim, daracık etekler, neredeyse transparan gömlekler, ah ama hakkını yemeyelim, başörtümüz üzerimizdekilerle renk uyumu içinde dans ediyor.

    Anlamıyorum, evet anlamıyorum! Bir şeyleri yapıyorsak neden hakkını veremiyoruz. Anlamak istediğimde şundan doğuyor. Madem sen tam manasıyla kapanmayacaksın, açık olan insanları neden yargılıyorsun. Değil midir, “insanları dinleri, giyinişleri, ibadet şekillerine göre yargılamayacaksın” doğru olan?
    Ben senin başını açman, ya da gereğince örtünmen konusunda ikaz etmiyorsam sen bana neden açıksın diyebilme cesaretini nereden buluyorsun? Ben sana bak açık ayakkabı da giymişsin e oluyor mu böyle? Diyor muyum ..

    Sonra neden üniversitelere türbanlı giremiyoruz biz deniyor. Şekilcilik yapar, onun bunun inancına laf yetiştirirseniz bu böyle de devam edecek gibi.
    Yurt dışındaki üniversitelerde Hintli bir bayan öğrenci baş örtüsüyle okula girerken, neden ülkemizde hala bu tartışma sürüyor. Çünkü dışarıda şekilcilik yok, başkasının hayatına, giyim tarzına karışmak, yargılamak yok. Herkesin inancı kendi içinde, ibadeti kendisi ile Allah arasında. Sen başını örterken o giydiğin etekle beni mi kandıracaksın yoksa Allah’ımı?

    Ve ben neden İmam

    Hatip Lisesi’nin içindeki Atatürk’ün büstünü her gördüğümde bir damla yaş süzülüyor yüreğime doğru. O büstün kirliliğini, ona verilmeyen değeri, ne kadar temizleyebilirim ki ben suyla ve ellerimle, yetkililerin derin uykusu, ailelerin zorla kapatıp okullara yolladığı nice insan, hangisi yüreğinden, içinden gelerek örtüyor o başını? Kaç tanesi?

    ...


    Atatürk Diyor ki;

    `Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

    Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

    Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.`

     


    Hz. Muhammed Diyor ki;

    `Allah Tatbiki Kolay Bir Din Emrediyor:
    Müslümanlık prensip olarak tatbiki kolay bir dindir. Kimse dinin emredilen bütün isteklerini kusursuz tatbik etmeye kalkmasın, yoksa ağır bir yüke tahammül etmeye mecbur kalır, netice itibariyle elden geleni yapmak kaydıyla mâkul bir ölçüde kalmak lâzımdır.`

    `Herhangi bir konuda, herhangi bir âyete ya da hadise dayanmayan bir biçimde, 'bu iş şöyledir veya böyledir' şeklinde verilen hükümler; yahut geleceğe dönük bir biçimde 'Allah şöyle yapar' gibi verilen indî hükümler; genellikle hep bizim 'hayâlimizdeki ilâha' dayanan indî hükümlerdir! Ve bunlardan dolayı da pişman olmamız büyük bir ihtimal mukadderdir!

    Öyle ise...

    Önce, 'hayâlimizdeki TANRIYI' bir yana koyup, 'Âlemlerin Rabbı ALLAH'ı öğrenmek mecburiyetindeyiz!
    Aksi takdirde cehâletimizin bize vereceği zararları şu dünya hayatında idrâk etmemize asla imkân olmaz.

    Ne olursa olsun; kimse hakkında bir hüküm vermeyelim ve 'Yaptığının neticesine kendisi katlanacaktır. Hüküm Allah'a aittir' diyerek kişisel yorumları terk edelim.
    Zâten, biz başkalarını yargılamak için değil. Allah'ı bu dünya hayatında bilmek ve onun yarattığı âlemleri, kanunları, sistemleri idrâk edip, gereğini yaşamak ve ölüm ötesi yaşama hazırlamak için varız!
    Hz.Rasûlallah

    İzindeyiz Atam! Ama ülkemde eskisi gibi söylenmiyor İstiklal Marş’larımız.
    Yağmur rehber oluyor Atam’ın göz yaşlarına damlıyor yüreğime.

    O da biliyor.

    Birazdan yine geçeceğim o duraktan, telefon kulübesinin yerinde cep telefonlu özgür insanlar, yine aynı okulun öğrencileri, aynı beyinler ..

    Elime detarjanı ve suyu alıp, Atatürk büstünü değil, o beyinleri ve o beyinleri örtmeye zorlayan ailelerin düşüncelerini yıkama arzusu var kovamın içinde.
    Bu arzuyla geçişim ilk olmayacak, kim bilir kaç defa daha geçeceğim o yoldan.
    Biliyorum ki elimi kovaya daldırdığım gün, onların da eline 'yobaz aromalı' bir sünger tutuşturmuş olacağım.

     

    AF Çıksın!

    ...
    Hani vardır ya bazı zamanlar
    Boş vermek gelir içimden.
    Başka şeyler konuşmak,
    Başka duygulara kapılmak,
    Delice değişmek isterim; beni ...
    ...
    Mümkün diyelim, değişebilmek mümkün. Düşüncelerimizi, davranışlarımızı, değişmesini istediğimiz ne kadar özelliğimiz varsa değiştirmemiz mümkün ..
    Değişim yaşaması gereken gerçekten kendimiz miyiz? Başkaları için yaşamaya adanmış kaç yürek var kim bilir, gün geçtikçe ağırlığı artan, neler oluyor, daha nereye kadar başkaları olacak –benden daha- önemli olan.
    Belki de herkes başkaları için yaşıyordu hayatını, kendimiz için bir şeyler yapmayalı ne kadar zaman oldu, daha ne kadar daha sürecekti bu. Araya hastalıklar girdiğinde çıkacaktı dostların anlamı, ne kadar yanımızda ve ne kadar bizimle oldukları. Birikmiş acılarımızı serecektik yalnızlığımızın sessiz bahçelerine; kuşların dahi ötmediği, çocukların oynamadığı bahçelere. İçimizdeki uzaklara kaçacaktık alıp başımızı dertlerimizle. Belki de susmakla başlıyordu hata, bizi bu yalnızlığa iten, yeterince anlaşılmayacağımızı düşünerek, içimizde hapsederken başlıyordu yalnızlık. Kim olursa olsun anlatmalıydık. Sustukça artıyordu yalnızlık. Kişiler seçmeye çalışıyorduk. Bizi yeterince tanıyan, yıllardır süren, hep daha iyi anlayacaklarını umduğumuz kişiler. Oysa öyle bir andı ki yaşanan, hani -o kalbimizdeki derin ağrı- bir çırpıda anlatsak olanı biteni huzura erecekti ruhumuz. Sadece paylaşmak, dinlenmek arzusu, bizi bilenlerin bir sürü yorumları değildi ki beklentilerimiz.
    Bir gün içimdeki çocuk çıldırırken, susma artık yetmedi mi! diye haykırırken çıktığım bir otobüs yolculuğunda başlamıştı paylaşımlarım. O gün en çok konuşmak istediğim ve kimselere konuşmak istemediğim anlardan bir gece ..
    Yol boyunca ne çok şey anlatmıştım, ne çok soru gelmişti yüreğime –yol arkadaşımdan- benim anlamadığım güzel bir oyunla. O biliyordu benim neye ihtiyacım olduğunu. O seçiyordu soruları ben anlatıyordum, cevaplarım yüreğimden dökülen hüzünlerdi. Sabah olup yolculuk biterken yeniden başlıyordum sanki her şeye. Yeniden başlamak! Demek bu kadar çıkılmazlardı içinde olduğum, bunca hüzün hapismiş demek içimde ..
    Ve içinizde!
    Bir yerde okumuştum, konuşmayan insanlar, kendini güçlü hissedip içine atanlar bir çok şeyi, bir gün mutlaka ortaya çıkacak “üstü örtülü depresyon” lar yetiştiriyordu, büyütüyordu; her geçen gün daha da gizlenen.
    Susmak güçlü olmak değildi, konuşmak basitlik değildi. Hakkımızda ne düşünüldüğü önemli değildi. Konuşmak önce kendimize sonra onlara iyilikti. Kişiler seçmemeyi öğrendim ve herkese konuşmamayı, o an yeni tanıdığım
    biri, çok eskiden tanıdığım birinden daha yakındı bana .. aslında ruhların samimiyetiydi önemli olan, o an alınan pozitif bir elektrikti dudaklarımdaki kilidi kıran.
    Şimdi bile yaptığım bu değil miydi? Sizler bu yazıyı okurken ben çoktan içimdekileri anlatmış olacaktım, an be an paylaşım değildi belki bu, ama biliyorum ki ihtiyacımız olan bir şeyi yapmış oluyoruz.
    Özgürlüğüne kavuşsun istiyorum içimizdeki çocuk, ona içimize attığımız; ama yaşanmış bir aşk, ama bir iş sıkıntımız, ama bir dosttan alınmış darbe, bunlardan oluşan hediyeler vermek yerine, konuşmayı, kelimelerin yetmediği yerlerde bakışlarımızı paylaştığımız insanların olduğu çiçekler verelim.
    Susmamanın, paylaşmanın; bir şelalenin özgürlüğünce çağladığı anlar oldukça hayatınızda, içinizdeki çocukla her şeyin üstesinden gelebileceğinizi biliyorum. İçindeki çocuktan haberi olmayanlar, sizler için söylenecek bir şey olmadığını düşünüyorum.
    Geçen sayımızda kahveme damlayan hüzün, içimdeki çocuğun yazısıydı, şimdi ise o çocuğun dışarıda oluşunun, diğer hapsedilmiş hüzünlere seslenişi ..
    ...
    Hani ....
    Çığlıklarım susar ya ...
    Adım atmaya halim kalmaz korkarım ...
    Hani tek başına değil de, çok olmak isterim
    ...
    Sende ister misin? Haydi durma!
    Sevgi ve kaygılarımla.
     

    Sükut

    sükût...
    susuşun her nebzesi adım adım.
    kan kokar her susuşunda.
    ve her nefeste soluk soluğa...
    sükût ki; haykırışında son nefesin.
    yalnızlığında gecenin.
    geride bıraktığın her yol çizgisinin.
    saçlarındaki aklarda sakladığın,
    geçmişin diğer bir adı sükût...
    bir damla göz yaşı,
    yanaklarından süzüldü aşağı.
    doyasıya ağlamak istedin olmadı.
    beyaz duvarlara anlattın derdini,
    anlamadı...
    hatta yumruklamak istedin!
    vurdun...
    vurdun...
    yine de canı yanmadı....
    ağlarken de sükût ediyordun sen!
    oysa ki biliyordun duvarlar anlamaz
    ve en az senin kadar ağlamaz.
    şimdi döktüğün her gözyaşına,
    hem karanlığı karıştırıyor,
    hem de en bilinmedik küfürleri sallıyorsun.
    'kader buysa eğer,
    işte ben kadersizim!' diyorsun...
    arabesk bir sükût!
    'batsın bu dünya' diyerek batırıyor,
    'bir teselli ver' de buluyursun teselliyi.
    en son giden sevgilinin adı,
    'hoşçakal leyla'ydı değil mi?..
    dinliyorsun...
    dinledikçe ağlıyorsun..
    ağladıkça daha bir sükût ediyorsun..
    sonra bir dal parçası geçiriyorsun eline.
    ve biraz büyükçe bir odun parçası daha.
    bir uğraş  benzetiyorsun bir enstrümana.
    sükûtuna karışan öğeleri bir bir;
    örneğin hüzünden bir tel,
    hasretten ve sevgiden birkaç tel,
    son olarak gözyaşından son tel.
    birleştiriyorsun hepsini!..
    yepyeni bir enstrüman icâd ediyorsun kendine..
    çal bakalım!
    haydi çal...
    sabaha çok var..............
    ankara-2001
    July 12

    Dedim ya bazı şeylerin adı yok ..

    Sabah sabah nereden okudum şimdi ben yine bu dizeleri!

    ...
    Sesleniyorsun sevdaların kilitlendiği manastırlardan
    Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman

    Künyeme kazıdım ölü doğmuş sevinçlerini
    Ölürsem beni seninle ararlar simdi.” diyor Cezmi Ersöz Sen Aslında Çok Eski Bir Şeye Aşıksın adlı şiirinde ....

    "Yaşamak güçlü olmak değildir her zaman", ağlama derler, ağlama! Ağlayacaksın, ağlamak ki içine sığmayan acıların firarı. Acır işte ve ağrır kalbin, bu ağrıyı kelimelerle anlatmak, göstermek imkansızdır. Ve ne kadar çok ifade etmek istersin, o ağrıyla nasıl başa çıkabildiğini bir sen bir de sen bilirsin sonunda.

    Ne kadar güçlü durursak o kadar zarar verdiğimizin farkında mıyız acaba. Kendimizi ne hızla tükettiğimizin farkındalığı daha çok acıtır. Ve bunlar, zorluklarla başedemeyişimiz, fazlasıyla güçsüz hissetmemiz başkalarına ne kadar hafif gelir; hayatı ciddiye alıyorsun! Değer mi tüm bunlara! Yok canım değmez!
    Değer! Değer işte, almışsam üzerime en yorgun halimde onca yükü, o’nun için, diğeri için ve belki de senin için, değer! Kendimi ne hızla tükettiğim umurumda bile olmaz.
    Belki çok sonra neden bu kadar ciddiye aldım bu hayatı demeyeceğimden eminim.
    Hayatı hafife almak o’nu, diğerini ve belki seni hafife almak değil mi!
    Ben  alamam; diğerlerini ciddiye alarak yaşamam lazım, diğerleri acıtsa da, en çok ben üzülsem de, hafife alamam hayatı...

    Güçlü durabilmek ve hayat için yapabileceğimden fazlasını yapıyor olmak; bu yük ağırlaşınca, vakitsiz gözyaşları, ardından “güçlü değilsen güçlü durmayacaksın” diye çınlamalar. Ama olmuyor işte; hem ciddiye alacaksın hem güçlü duracaksın.

    Hayat: O, diğeri ve belki de sen.
    Hayat’a herşey değer, değmeli ...

    Sabah uyandığımda ne kadar yorgun hissetsem de içimi ısıtan birşeyler var; dışarıda yağmura aldırmayıp şenlenen kuşun sesi, o belki de iç sesim, zaman zaman benden habersiz dışarıda bir dala konuyor, kim bilir?

    Yüzlerce

    Caddeler boşaldığında geceleri sokaklara dökülüyorum ben

    İnsanlar uyuduğunda uyanıyorum kimseyi görmemek için

    Küçücük bir odada
    Bir tahta masa başında
    Elimde kalan bir avuç resminle
    Tükenmiş nefesler alıyorum
    O nefeslerin arasına senden kalan anıları saklıyorum…

    Farkında değil kimse ama artık hep susuyorum ben
    Derin bir yüzme havuzuna fısıldıyorum sana sakladığım kelimeleri
    Bir küçücük odada
    Bu küçük ekranın başında
    Elimde kalan bir avuç anıyla
    Tükenmiş nefesler alıyorum
    O nefeslerin arasına sana olan inancımı saklıyorum…

    Yanık bir yüz, çirkin bir söz gibiyim
    Kendimi kendimden bile uzak tutmak niyetindeyim
    Küçücük bir odada
    Hep o şarkı aklımda
    Elimde kalan bir avuç anıyla
    Tükenmiş nefesler alıyorum
    O nefeslerin arasına hala sana olan aşkımı saklıyorum…

    *Sen büyük aşkını dev harflerle haykırırken yazıldı bunlar.

    Çok sevindim meleğim.

    Sana tüm kalbimce hayat boyu mutluluklar....

    Belki..

    O an
    Hangi an olduğunu tüm kalbinle anlayacağın o an
    Elinin içine bakmanı istiyorum
    Elinin içindeki
    O avuç kadar kısa
    Ömrüm kadar uzun çizgiye ...
    Çizginin üzerini kapatacak olan elim
    Artık avcunun içinde olmadığı için
    Herşeyi ilk kez o kadar çıplak göreceksin...

    Dönüp aynaya bakar mısın sonra bilmem

    Kaçıp gittiğini anlar mısın hep sadece kendinden?
    Kaçarken ardında bıraktıklarının
    Gözün kapalı içine atladıklarından
    Çok daha sana ait olduğunu,
    Sen senden gittiğinde
    Bi başka kalbin durduğunu
    Ve kendi masalını yakıp küllerini savurduğunu anlar mısın?
    İlk kez o gün kendi boş avcunda geçmişinin talihine bakar mısın?

    Belki üşürsün o an
    Belki şimşekten, belki fırtınadan korkarsın
    Belki biri seni tutsun istersin
    Belki bir küçük kelime için kalbin yanar erirsin...
    Belki o an anlarsın
    Avucunun içinde
    Bıraktığın geride
    Yıllardır unutmuş olsan bile
    Hep saklı kalandır benim yüreğimde….
    İlk kez o gün adımı anar mısın yüzünü denize dönüp son bir kere?

    Belki ben hala yakındayımdır
    Belki bir yerlerde senin adınla büyüyen bir çocuğum vardır
    Belki senin düşünmeden çöpe atığın şey aşktır
    Belki gerçek sevgi sessizce geride kalmaktır
    Avucunun içinde sesimi duyarsın o an belki
    O küçük çizgide ömrümü taşırsın belki
    Unut tüm bu okuduklarını şimdi
    O an gelene kadar sil zaten kalmamış izlerimi
    Duyma bundan sonra söylediklerimi
    Bir gün gelir anımsarsın belki
    O gün kilit kırılır ben de hayata dönerim belki….
    July 11

    ...

    Hiç umulmadık bir anda, hiç beklemediğiniz şeyler, tarif bile edemeyeceğiniz kadar büyük mutluluklar dikilir karşınıza.

    Şimdi ben nasıl yazarım bilmiyorum, kimi görsem sarılmak, durduk yerde çığlıklar atmak istiyorum.

    Zamanı gelince çığlığın; duyarsınız elbet buradan.

    Her zaman olduğu gibi ben üstü kapalı şeyleri sereyim gözlerinize, okuyun okuyun anlamayın, anladıklarınız zaten bir gün bir şekilde yaşayacaklarınız, yaşadıklarımız.

     Her şeye kahrederken, tam nedir bu dünyanın saçmalıkları derken öyle bir şey gelir ki başınıza, aman Allah’ım!

    Çok sabırsızım arkadaşlar çok, öyle sevinçli ve öyle mutlu, belki hayatımın ilk büyük sevinci bu. Hani böyle olaylar vardır, bitmiş ilişkiler, ayrıldığınız iş vb. zannedersiniz ki dünyanın sonu! Değildir, olmayacaktır da. İyi ki bitmiştir, iyi ki ayrılmışsınızdır işinizden, yeni fırsatlar, yeni şanslar için açılmış kapıdır o en son kapananın ardından.

    Üzülmemek lazım hiçbir şeye, elbette o anı yaşarken bünyeniz tamamen duygusalsa kaldırmak zordur ama yarın göreceksiniz ki, “iyi ki” ile başlayan bir cümleniz mutlaka olacak. Ve hiç umulmadık bir olaya girdiğinizde bak bitmeseydi bu anı yaşayamayacaktım diyeceksiniz.

    Emin olun diyeceksiniz.

    Böyle bir şey bu hayat.

    Ufak tefek şeylere hele hiç üzülmeyin, o kadar çok karşılaşırsınız ki, ve her birinde içiniz haddinden fazla acırsa, daha büyüklerine tahammül kalmaz, derman kalmaz.

    ”Gülüp geçmek” mevzusu, bunun da bir yaşı var galiba, bu zamana kadar yapamadıklarımdan biriydi, aniden gelen bir erdem sanki, gülecek ve geçeceksiniz, ne çok gülünç şey var hayatımda ve ben nasıl izin verdim tüm bunlara, şimdi sadece gülüyorum.

     

    Sizi kaybedenleri düşünün bir de, bunlar zaten hep kendileri için sizinle olmuşlardır. Gönderin giderler, seyrederler sonra ardınızdan, ama kapasiteleri elvermez kaybeden olduklarını anlamalarına, öylece bakarlar.

    Ay! böyle iç gıcıklayan bir şarkı kulaklarımda şimdi, çok güzel şeyler olacak, çok …

    İpucu mu? Zaman diyorum sadece, çok değil, az, az, daha az.

    Ayyyyyyyyyyy!

    Hayat: Ne büyüksün sen… ya olmazsa? olmasın varsın;

    İSTEMEKTE GÜZEL.. :)