More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  Cafe AyRisPhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

November 08

Behind Blue Eyes... (Mavi Gözlerin Ardında...)

  

No one knows what it's like
Kimse bilmez nasıl olduğunu
To be the bad man
Kötü adam olmanın
To be the sad man
Üzgün adam olmanın
Behind blue eyes
Mavi gözlerin ardında
And no one knows what it's like
Ve hiç kimse bilmez nasıl olduğunu
To be hated
Nefret edilmenin
To be fated to telling only lies
Sadece yalan söyleme mukadder olmanın
But my dreams they aren't as empty
As my conscious seems to be
Fakat rüyalarım bilincimin
göründüğü gibi boş değiller
I have hours, only lonely
Saatlerim var, sadece yalnız
My love is vengeance
Benim aşkım bir intikam
That's never free
Asla özgür olmayan
No one knows what it's like
Kimse bilmez nasıl olduğunu
To feel these feelings
Bu duyguları hissetmenin
Like i do, and i blame you!
Benim hissettiğim gibi, ve sizi suçluyorum!
No one bites back as hard
Kimse o kadar sert ısırmaz
On their anger
Öfkeli olduklarında
None of my pain and woe
Ne acım ve kederim
Can show through
Kendini göstermez
No one knows what its like
Kimse bilmez ne olduğunu
To be mistreated, to be defeated
Kötü davranılmanın ,bozguna uğratılmış olmanın
Behind blue eyes
Mavi gözlerin ardında
No one know how to say
Kimse bilmez nasıl söyleneceğini
That they're sorry and don't worry
Üzgün olduklarını ve üzülmemen gerektiğini
I'm not telling lies
Yalan söylemiyorum
No one knows what its like
Kimse bilmez ne olduğunu
To be the bad man, to be the sad man
Kötü adam olmanın, üzgün adam olmanın
Behind blue eyes
Mavi gözlerin ardında

November 06

Genciz, Güzeliz, Umursuyoruz..




Kadınsanız, hele bir de 1980 darbesinde henüz dünyada yaptığınız sadece altını ıslatmak ,mamanı yemek ,sana agucu yapanlara dişsiz ağzınla şaşkın şakın gülümsemakse, “apolitik damgası”na yabancı değilsinizdir. Belki ucundan kıyısından bir yardımım dokunur, bizden umudunu kesmiş büyüklerimizin yüreklerine bir avuç su serpilir diye yazıyorum bugün. Bizim yaşlarımızdayken kapı kapı dolaşıp bildiri dağıttığını, suya sabuna dokunmamak yerine, proleter yoldaşlarına omuz veren duyarlı büyüklerimiz! Lütfen okuyun ve anlayın. Genciz, güzeliz ve umursuyoruz!


Zafer işaretleri yapmıyor, bozkurt selamları çakmıyor, mahalle duvarlarına siyasi sloganlar yazmıyoruz diye siyasete uzak olduğumuzu iddia etmeyin. Okumadığımızı söylüyorsunuz. Doğru okumayanlarımız da var. Evet kitap okumayı Dan Brown, Susan Tamaro, Robin Sharma okumak sananlarımız var. Üstelik okumadığı gibi düşünmeyenlerimiz de var. Ama lütfen unutmayın ki, onlardan sizlerin arasında da var. İslami akım aldı başını gitti diye yakınırken, üstü kapalı laf soktuğunuz kişiler, bizim değil, sizin akranlarınız. Siz nefesinizin son oksijen molekülüne kadar savunurken görüşlerinizi, biz bozmadık politik dengeleri.

Kayıp ve depolitik değiliz!

Tamam pek çoğumuz bilmiyor olabilir ‘Dev – Genç’i, ama bu bizi ‘Sev – Genç’ de yapmadı hiçbir zaman. Kulağımızda küpe, elimizde kameralı cep telefonu, ayağımızda converselerimiz var diye; duyarsız, maddiyatçı ve şekilci olduğumuzu iddia etmeyin. 60 kuşağı gibi salt politik değiliz diye, apolitik olduğumuzu da söylemeyin. Ve asla bizim, 80 öncesindeki bazı gençler gibi, daha sağ'ın ve sol'un ne olduğunu bilmeden, silahımızı kapıp eylemlere gitmemizi beklemeyin.

Bizi eleştirmek yerine olduğumuz gibi görün artık. Kiminin depolitik kiminin apolitik olarak yorumladığı o boşluktan, çoktan çıktık biz. Biz de görüyor, duyuyor, umursuyoruz. Evet idealistiz ve kariyer peşinde koşuyoruz. Çünkü aç kalmak istemiyoruz. Çünkü ayaklarımız yere basıyor. Evet fikirlerimiz, görüşlerimiz ve ideolojimiz de var. Ama körü körüne değil, bilerek, görerek, sorgulayarak. Kimsenin ve hiçbir şeyin tutsağı değiliz biz. Evet; belkide biz farklı bir diyarda yaşıyoruz ama unutmayın.. Sizi de bekleriz!!

Afişler eski ama vaatler tanıdık
(seçimlerin yapılmasının  üstünde geçen zamanla bunlar gereksiz gibi gelebilir size ama bu kadar siyaset yapmışken  yazmadan olmazdı)

Tarih Vakfı’nın özel koleksiyonunda bulunan afişler, öce gülümsetiyor, sonra düşündürüyor. Afişler eskimiş ama vaatler dolayısıyla da umutlar değişmemiş sanki…

CHP

1957 - “Ne yazık ki traktörü öküzle çekiyoruz!”
- Neyse ki öküzler işsiz kalmadı.

1957 - “Nal Mıhı, Kalsiyum, Penisilin, Peynir, Marangoz Malzemesi, Et, Kahve, Lastik, Yedek Parça, Gözlük Camı, Defter, Mürekkep, Yay, Terayağ, Cam, İnşaat Malzemesi, Kanaviçe, Demokrasi YOK!”
- Şanslıyız, artık sonuncusu hariç hepsinden biraz var!

1977 - “Silah gidecek, barış gelecek”
- Amin.

Demokrat Parti

1950 - “Yeter Söz Milletindir”
- Hala bu umutla yaşıyoruz.

1957 -  “1950 Geri kalmış bir devlettik, 1957 İleri bir dünya milleti olduk”
- 2007 başladığımız yerdeyiz.

Adalet Partisi

1973 – “Avrupa'yı Asya'ya bağladık”
- Ama hala her geçişimizde para ödüyoruz.

MHP

1973 - “Denenmiş denenmez, solcuya-renksize aldanma “
- Neyse ki sizi de denemiştik.


October 23

MİSYONUMUZ

Bu site; yaşadığımız toprakların gencecik fidan kanları ile sulanmasına neden olan terör olaylarına  “DUR!” demek isteyenler adına Sivil Toplumun Sesini duyurmak amacıyla kurulmuştur.

 
Siteyi oluşturan 7 TÜRK genci; TÜRK olmanın yükümlülüğünü yerine getirmekten başka herhangi bir amaç gözetmemektedir.
 
Sivil Uyanış Sitesi  ;Ulusunu, Bayrağını, Marşını, Toprağını ve Benliğini kaybetmek istemeyen Tüm Vatan Evlatlarının; Dil, Din, Mezhep, Renk, Görüş ayrımları olsa da buluşup kutsal amaç uğruna düşüncelerini dile getirebileceği, tepkilerini ortaya koyabileceği sivil bir yayındır.
 
Bu yayın içerisinde yer alanlar için tek bir parola vardır:

Söz konusu Vatan ise; Gerisi Teferruattır. (M.Kemal ATATÜRK)
---------------------------------------------------------------------------------------------
Yukarıda okuduklarınız sadece aynı doğruyu savunmaları neticesinde bir araya gelen ve  birbirlerinin geçmişini, geleceğini,sesini hatta yüzünü bile görmeden aynı yola baş koyabilen "Vatan Evlatları" tarafından yapılan bir sitenin Misyonumuz bölümüdür.

Bu oluşumun bir parçası olmasam bile buraya sanırım ; "bizlerden bekledikleri tek şey ise bir araya gelmek" diye yazardım. Şimdi sadece objektif olmaya çalışıyorum. Site tüm üyelerinin katkıları ile şekillenecek ve yazmak isteyenlerin araştırmaları, makaleleri ile genişleyecek.

Msn iletilerinden ya da forum sayfalarından tepki vermekten daha iyi olduğunu ve gerekli yerlerin ilgisini çekilebileceğini düşündüğüm bu sivil yayının sonuna kadar arkasında ve içerisinde olduğumuda büyük bir gururla söylüyorum.
Şimdi Sıra Sizde..

Ey Türk!
Titre ve Kendine Gel...
October 21

Geldikleri gibi gideceklerde Atam,Canımızı yine yaktılar...

Bitmedi, bitmek bilmedi bu hain pusu!

 

Bugün ayın 21’i ve onlarca evladımız yine bir hiç uğruna, kanı beş para etmez bir grup çapulcu için, kanlarını toprağa döktüler. Vatanlarını savundurlar..

 

Vurdukları belki yaşadıkları köyde çocukluk arkadaşlarıydı ama bazıları dağlara çıkıp eşkıya oldu, bazıları vatanını onlara karşı savundu.

 

Peki buna kim dur diyecek!!!

 

Bu iş ne zaman bitecek..

 

Türkiye bir Cumhuriyet değil artık. bir sömürgedir. ABD’nin kuludur.

O teröre dur demediği sürece durmaz, o para vermezse olmaz..

 

O ne derse o!!

 

RTE, ABD’nin yeni ürettiği bir maşa markasıdır.

 

Biz ülkemizin derdinden tek yürek olmuşken, birileri yana yana referandum derdindedir. Neyin acelesidir bu, neyin planıdır..Yetmedi mi sattıkları ve aldıkları.

Birileri oğluna gemi alırken, Şırnak’ta elinde silahla dağlarda günlerce it sürüsü kovalayanlar vardı. Aç miraç, işsizler vardı..

 

Birilerinin çok değerli arkadaşları yeni alet edevat markaları olarak ülke yönetimde en üst kademelere gelebilsin diye, gövde gösterileri yapıldı. Altı üstü kara kuru, bu ülkedeki hiçbir Ayşe’den Fatma’dan farkı olmayan kızları, Ahmet’ten Ali’den farkı olmayan oğulları için yapılan düğün masrafı ile evsizlere ev yapsalardı, borçlara para yatırsalardı, iki tane daha silah alsalardı da bu eşkıyalara evlat vermeseydik…

 

Tuzları kuru, evleri rahat. Yetmedi mi, 12 can verdik daha geçen hafta ve bir düzine daha. Bizi teselli için 23 terörist öldü deniyor. O 23’nün kanı, bir asker kanı eder mi acaba..

 

Bu ülkede demokrasi adı altında teröristlere para yediren, onlara kardeşim diyen, şerefsizlere parti açılıyor da, kimsenin sesi çıkmıyor..

 

Nerdesin Türkiye???

 

Bu kadar mı açsın, bu kadar mı körsün!!! Sana ramazanda iki kilo pirinç verdi diye oy verdiğin kendi dibini ışıtmayan Ampul altında dilenenler, evlatlarını göz göre göre ölüme yolluyor.

 

Sınır ötesiymiş!!!!!!!!

 

Boş versene, oraya gidenlerin hangisi dönebilecek. Adamların evleri orası, peşmergesinden teröristi, askeri, sana saldıracak.

 

 

Neydik ne olduk. Kardeşlerimiz, evlatlarımız, bizler doğduğunda başlamıştı bu saldırılar. 1984’ten 2007 ‘ye ne değişti?

 

Öyle adi, öyle kansız ve kendini bilmez bir topluluk ki bunlar utanmadan “ateşkes” yapıyor..

 

Sen kimsin, sen nesin???

Adamısın, devlet misin??..

 

Seni insan yerine koyup, af kanunu çıkaran bu devlete her seferinde kahpelik edip sırtından vurdun. Yediğin ekmek, içtiğin su, kaldığın mağara bu devletin!!!

 

Burası TÜRKİYE! Adı bu hepimiz Türk’üz!

 

Hepimiz biriz, elinden geleni ardına koymayın PKK denilen şerefsiz sürüsü..

 

Kadını, erkeği, genci, yaşlısı hepimiz dağlara gelir, izini bulur, o leş kokulu kanını akıtır, bu ülkeyi ayağa kaldırırız.

 

Neler gördü bu devlet, ne hain pusulara geldi. Ne başbakanlar, ne partiler gördü.

 

Ama hep ATAMIN DEDİĞİ GİBİ; “geldikleri gibi giderler!!!!”

 

Yazan: Aslı Sıla

Birkaç Düzenlemeden başka farklı hiç bişey söyleyemeyen: Ayris

November 04

Güleriz Ağlanacak Halimize :)

1-2 Gün önce sayfamın istatistik bölümünü incelerken bilmediğim bir adresle karşılaştım.
 
Bu Adres  bir forum sayfasına aitti. Merak edip girdim adrese alla alla benim bu forumla ne alakam var ki diye :)
 
Forumdaki arkadaşlardan sevgili By_SeVdALi_SeHiT çok sevmiş sanırım ki benim seslendirdiğim İstiklale Gelme şiirini foruma linkimi vermiş. Çok sevindim ve gurur duydum ilk defa yaptığım bi şeyle.
 
sonra diğer forum kullanıcıları beğenilerini dile getirmiş, nasıl sevindim anlatamam size.Havalara uçtum diyebilirim. Hatta öyle bir havalara girdim ki sormayın.
 
bu havayla foruma üye oldum ve kendimi tanıtıp teşekkür ettim ve yeni oyun mekanım Atış Poligonumun linkini verdim :)
 
farklı bir yorum beklerken aldığım yorum şu : Salllllllllaaaaaaaaaa
 
Sanırım ben olduğuma inanılmadı ya da beğendik tamam ama ne abartıyon kardeşim alla alla anlamında bir yorumdu bu :D
 
E ne yapalım daha çooookkkkk çalışmam lazımmm çookkkk deyip sineme çekeceğim yani saallllaaaayacağım :)
 
Dedim ya Gülerim Ağlanacak Halime :)
 
Hamiş: Bahsettiğim konuya TAM BURDAN ulaşabilirisiniz. Şimdi ben bu yazıyı da oraya kopyalacağım ama neyse SAlllaaaa:D
 
 
October 09

Uzun Bir Aradan sonra Tekrar Merhaba!

Bilenler Bilir, (bilmeyenlere de bendeniz birinci ağızdan söylemiş olayım) uzun süredir alanıma bir şeyler yazmıyordum.
Bunun nedeni ise yazmayı bırakmış olmamdan değil (ki ben bunu 1-2 sefer denemiştim ancak kalemimle aramdaki ilişkinin yapışık ikizler boyutuna geldiğini farkedip vazgeçmiştim ).
 
Sanırım Live Spaces formatına dönüşen alanlarımızdaki yenilikleri pek benimseyemediğimden olsa gerek bu alana pek bir şey yazmak istemedim bir süredir.
 
Ama çenesiyle eş düzeyde kalem kullanan nacizhane bünyem dayanamadı ve kendisine yeni bir oyun alanı buldu. Şimdilik mutluyum alanımda :)
 
Hani olur ya deliliğin kıyısında olan bu "Çocuk Kadın" neler yazıyor diye merak eder iseniz...
Yazılarım, Şiirlerim, Kalemim (Klavyem,Sivri Dilim ... ya da ne şekilde adlandırmak ister iseniz),Sesim'le bundan sonrasında acemice yapılan benim bi- iki kuru sıkı kurşunumun hedef tahtasında "Atış Poligonu" mda.. bi girin bakın ve lütfen bişeyler karalayın inanın kaybedecek hiç bi şey yok.Kazanılacak varmı?...İşte orası göreceli. Kimbilir belki de aynı teğette buluşuruz bir ara..

Sevgiyle
September 21

(Atış Poligonunun İlk Hedefi Bir Yazı)

aşk hep beklemektir...

sana gelmesini beklemek, sana değer vermesini beklemek, seni şaşırtmasını beklemek, sevgi, ilgi beklemek, merak edilmeyi beklemek, birinin senden sürekli haberdar olmayı istemesini beklemek hem de özgürlük şarkıları söylerken. ve birisinin seni sürekli kendinden haberdar etmesini beklemek. aşk hep bekletir...

aşk hep istemektir...

aşk hep ister çok az verirken. aşk doymaz, açlığıyla biler kendini mutsuzluğa yatkın koyu gecelerde. mesela acı duyumsayınca varlığından emin olup kaleme sarılır yazarlar. aşk gelmemiştir yada istenileni vermemiştir. halbuki onun uğruna neler feda edilmiştir. özenle sıralanır gizli defterlere birgün okunması beklentisiyle. yazarın gizli defteri onun sadık şahididir.

aşk umuttur en çok...

birgün gelecek mutlu, sorunsuz günler demektir. o gelecek ve hayat daha çekilir olacaktır. geceleri yalnız kalınmayacaktır. dertler paylaşılıp azalacaktır. özgürce şımarılacaktır. biri sırf naz çekmek için o gün yanında olacaktır. ona kendini özel ve şanslı hissettirecektir.

 aşk bencildir aslında...

 karşılığını ödetecektir. aşk bir arada kalmak isteyenleri kendine kul edecektir. kuralları sabitleyip umutla sarılınan duyguyu zamanla sıradanlaştıracaktır. ama kuruntu aşılayıp hareketlendirecektir de bazen... aşk hüznü sever en çok.en zayıf anda neşeyi alacak ve hırçınlığı koyacaktır ortaya. taraflar silahlanıp saldıracaktır. aşkı memnun etmek için aşk uğruna aşığına...

August 04

Korku..

Buharlı bakışlarda bulduk hepimiz aradıklarımızı katran gecelerde. Puslu sonbaharın ılık akşamlarında kulak memelerimizin arkalarına bir dokunup bir yok olan kaçak esintilerde. Heyecanlanmak istediğimiz günlerde, yaz veya kış. Hep bağlanmak istedik, hep kaçmak, uzaklaşmak ama aslında güçlenmek.


Yığın yığın sandıklarımıza koyduk hayatlarımızı. Küflü odalara kaldırdık, canımız sıkıldığında açıp da bakalım diye. Rüzgarı sevdik, güneşi sevdik, yağmuru sevdik, her zaman bir bahanemiz oldu hayata. Hep dövmek istedik hayatı ama aslında hep dövülendik.


Aşktan korkup, aşka gittik. Bir çift derin bakışa kurban olduk hep. Mavi, yeşil, ela, siyah, kahverengi pek fark etmedi. Geldiler, dokundular, aldılar ve gittiler. Oysa biz hep bekledik. Güz, kar, kış, güneş yine geldi,baktı, gülümsedi ve gitti. Yüreğimize sığındık hep, yüreğimize sorduk, hep bildi. Yalvardık, ağladık, üzüldük, azap çektik, aşık olduk...


Hepsi bu.

 

August 03

Ah Sevdiğim (!) Sözcükler

Ah sevdiğim sözcükler,
ihanettesiniz bana ölümü böyle yakından izlediğimden beri.
Kollarıma baka baka uzaklığını kestirdiğim yollara taş, çamur, toz toprak bulaşmışsa,
kış yorgunuysa bacaklarım ve ağrıyorsa memelerim dünyanın tüm öksüz bebeklerini emzirmişim gibi,
havada bahar kokusu eksik demektir.
Her sabah bahçemi ziyaret eder, erik ağacının dallarını yoklar oldum,
şiire vurgun bir ablama çiçekli bir bahar dalı sözü verdim vereli ya,
ağaç bana mısın demiyor,
uzatmıyor ki dudaklarını öpeyim en beyaz çiçekli yerinden.
 
Ah sevdiğim sözcüler,
ihanettesiniz bana kış kente indi ineli ,
canıma yetmiş artık, aklımın dolambaçlı yollarında her daim sinir krizleri...
Yollarda zincirleme yürüyen insanlara tekmeler savurasım,
vapurda yer kapmak için beni itekleyen bunak karıyı tutup denizlere savurasım var.
Benden farklı değil ya diğer insanlar da,
kıştan soğuktan herkeste bir bezginlik...
Sabah akşam gözlerini göğe çevirip çevirip sorar/sorgular olmuşlar nerede bu güneş diye de,
akıllarına gelmez ki güneş küsmüş de göstermek istemez yüzünü.
Akıllarına gelmez, dökülmek üzere olan çocuk kanının bahara yakışmayacağı,
akıllarına gelmez, bu faciaya güneşin tanık olmak istemediği.
Hep ister insan oğlu, hem güneşi, baharı, çiçeği ister; hem savaşı, kanı, nefreti ister.
Yarimi de orduya ister üniformalı, apoletli adamlar,
kalem yakışan ellerine silah, hüzün yakışan gözlerine ölüm sürmek için.
Hasrete vururlar boynumuzu, darağacına çekerler  sabahlara sarmaş dolaş uyanışlarımızı.
Gördüğüm en güzel, en becerikli erkek elleri,
emeğe yakışan, şiire yakışan elleri görünmez kelepçelerde şimdi,
o kelepçelerin her yanından Anadolu'ya uzanan zincirler var.
Hangi zincir çekerse, yurdun o kasabasına sürerler yarimin kıvrımlarına kir bulaşmamış beynini.
 
Ah sevdiğim sözcükler,
çırpın kanadınızı beyaz kağıtlara,
ağlamadan mürekkep mürekkep,
dökülün hece hece, bağırmayın, çığlık atmayın ne olur.
Fısıldayın yalnızca içimin isyanlarını,
fısıldayın aşkın acısını değil hüznünü sevdiğimi,
hayatta mutluluk değil, sevinçler aradığımı.
Ne olur sevdiğim sözcükler, eskimesin aynalarda gördüğümde içime küçük bir gülücük serpen güzelliği yüzümün.
Hep haklı çıksın eski sevgililerin bu yüze özlemleri,
bir bakışta aşık olsun yine bana sokak kedileri.
Sahi nereden bilir bu kediler onlarla konuştuğumda,
gözlerimin ta içine bakmaları gerektiğini?
Kim öğretti köpeğime gök gürültüsünden kesinlikle korkulması gerektiğini?
Kim öğretti kuşlara yuvalarını dallardan örmeyi,
kim öğretti on dördündeki kızlara dişleriyle, tırnaklarıyla sevişmeyi?
 
Ah sevdiğim sözcükler,
koynuna giresim var bu akşam en dokunulmamış sevdaların.
Bozasım var aklımın bekaretini,
bir kurşun sıkasım var sol göğsümün altından.
Silahları hiç sevmedim, hiç de dokunmadım ya,
bu beden benim, bu hayat benim,
bu sessizliğinde çığlıklar barındıran fısıltılar benim,
hepsini kökünden susturasım var...
 

Kaç kişiyiz biz?

Nicedir bu sorunun yanıtını arıyorum.
Kendi içimde...
Aslında bu sorunun yanıtı, bize kimin sonuca ulaşacağını da gösteriyor.
Belki de herkesin kafasındaki yegane soru bu.
"Biz kaç kişiyiz?"
Hatta sormaya devam ediyorum:
Çoğunluk muyuz?
Yoksa artık az mı kaldı bizden ?
Devir değişti mi ?
Ülke bizim gibi düşünenlerden kurtulacak mı?
Ben çoğunlukta hatta çok, çok ,çok çoğunlukta olduğumuzu düşünenlerdenim.
Çünkü neden hükümet olunmasına rağmen iktidar olamayanların en iyi açıklaması budur.
Giderayak başlayan gerginliğin,bu sinirin,basit hadiseler karşısında bile gösterilen aşırı tepkilerin sebebi de budur.
Ben kendi içimde bu soruların yanıtları ile bir açıklama yaratmaya çalışırken ancak henüz yazmazken sağolsun küfürbaz bir okuyucumuz beni kendime getirdi.
Daha öncede söylediğim gibi küfür içerikli yorumları siteye taşımamaya özen gösteriyoruz.Küfürün hedefi kim olursa olsun.
Ancak bu saygıdeğer (!) yorumcumuzun cinsel içerikli isteklerini sıraladığı görüşleri haricinde ciddiye alınacak bir sorusu vardı.
"Siz kaç kişisiniz?"
Demek ki yalnız değildim.
Küfürleri ayıkladıktan sonra en hafifinden şöyle diyordu bu sevgili (!)okuyucumuz:
"Yazılarınıza başladığınızdan beri takip ediyorum,ama şöyle bir hesapladım,toplam 20 bin kişi bile yok saçmaladığınız yazılarınızı okuyan"
Saçlayıp saçmalamadığımın takdiri bir yana ,evet şimdi bu soruyu ben de sormak istiyorum.
"Biz kaç kişiyiz?"
Türkiye de Atatürkçüyüm diyecek,laik, demokratik, cumhuriyet ilkelerini savunacak,kaç kişi var?
Gerçekten iddia edildiği gibi az mı sayımız?
Gerçekten biz geri kafalı mı kaldık?
Bir zamanlar yedi düvele meydan okuyan ve ilmi hür ,irfanı hür nesiller yetiştirmek isteyen,yaptığı mücadele ile tüm dünyada, Mısır'dan Hindistan'a ezilmiş toplumlara umut ışığı olan bu devrimin çocukları artık nesiller içinde kayıp mı oldu?
Atatürk devriminin sonunu mu yaşıyoruz?
Yoksa karşı devrim isteği içindekiler kuvvet uygulayarak,psikolojik savaş yöntemleri ile safları mı dağıtmaya çalışıyor?
İnancımızı ,devrimi tazeleme ihtiyacı içinde miyiz?
Yoksa baskı altında çözülecek miyiz?
Bu saygıdeğer (!) okuyucumuz beni yeniden bu soruları sormaya, yanıtlarını aramaya sürükledi.
Çünkü açıkçası bu siyasetin kısa,orta ve uzun dönemde farklı sonuçları olacağını düşünenlerdenim.
Kısa dönemde sevinenlerin orta ve uzun vadede yeniden hüsrana uğrayabileceğinden endişeliyim.
Çünkü ihtiyacın yalnızca bir iktidar değişikliği değil, bir anlayış değişikliği olduğunu düşünenlerdenim.
Çünkü hükümetin yeni sahiplerinin eski alışkanlıkları sürdürmeyecek,yeni bir zihniyet ama gerçekten yeni bir zihniyet ile görev yapmak zorunda olduklarına inanıyorum.
Çünkü gerçek değişim yaşanmazsa, hükümetin değişmesinin aslında hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine,bir sonraki raunda kadar kuvvet toplanmasına yarayacağına inanıyorum.
Türkiye'nin ikinci bir karşı devrim girişimine artık tahammülü yok diye düşünüyorum.
Çünkü eski Türkiye'nin artık üzerindeki tozu silkeleyip,devrimin tazeleyen gömleğini giymesi gerektiğine,eskittiği,yıprattığı,kötüye kullandığı tüm erdemlerine hakettiği saygıyı göstererek yepyeni,taptaze,güçlü,kararlı bir kaptanlıkla istim basması gerektiğine inanıyorum.
İşte bu yüzden inancımızı tazelememiz gerek.
İşte bu yüzden ne çok olduğumuzu anlamamız gerek.
Ben bana küfür ederek ben ve benim gibileri karamsarlığa sürüklemeye çalışan ve gerçekten,gerçekte ne düşündüğünü anlayamadığım,neye inandığını çözemediğim,neden gerçekleri görmekten kaçtığını bilemediğim bu zihniyete bir yanıt verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu yazının okunma sayısı belki onlara en iyi yanıt olacaktır.
Cumhuriyet çocuklarının sayısını belirleyecek kişi elbette ne o okuyucu, nede benim yazılarımın okunma hiti.
Ancak sizden ricam bu yazının çok okunmasını sağlayın.
Sayımızın ne kadar olduğunu düşünüyorsanız o kadar okunmasını sağlayın.
20 bin mi 50 bin mi 100 bin mi yoksa altmış milyon muyuz herkes görsün.
Her bir hit saflarımıza çakılan bir çivi gibi maneviyatımızı kuvvetlendirecek.
Her bir hit buradan yola çıkıp, Türkiye'yi yenilemek isteyen milyonlara kuvvet verecek.
Buradan size çağrıda bulunuyorum.
Bu yazının azaldığımızı düşünenlere bir yanıt olmasını sağlayın.
Sayımızın ne çok olduğunu gösterin.
İnanıyor ,bekliyorum.

Kerimcan KAMAL


Not:

Bu yazıyı sonlandıramıyoruz,çünkü “biz kaç kişiyiz” sorusunun yanıtını günden güne çoğalarak veriyoruz. Sizde hemen
http://www.kanalturk.com.tr/yazar.php?yazarlar_id=25 bu siteye girin ve kaç kişi olduğumuzu onlara gösterelim. En son baktığımda rakam 11.697.571  kişiydi. Daha fazla olmamız gerekir.

 

Yollamış olduğu mail ile bana bu siteyi gösteren sevgili Işıl' a teşekkürlerimle..


July 24

Sonunda bitti.

Üzerinde o benim giymekten nefret ettiğim mavi önlük varken ben yanında değildim o gün; bedenimle. Ellerini tuttum her anında; yüreğimle. Dualarım seninle oldu hep ve daima olacak prensesim. Bu dünyada tüm güzellikleri hak ettiğini ve hep üzüldüğünü söylemeyeceğim hiç kimselere. Seni üzenler bir gün bir yerlerde anlayacaklar. Derim ki bırak anlamasınlar…
Gideceğiz bir gün seninle buralardan. Gel vazgeçelim şu sevdadan, gidenlere üzülmeyi atalım bir bir denizlere, gitsinler, bitsinler; öğreniriz “önce can”ı ardından…
Yüreğimi ortaya koyduğum ne varsa lanet olsun, değer verdiğim her şeyi kırıp dökmek geliyor içimden. İyi dileklerimi çöpe attım kimseye söylenecek güzel söz kalmadı içimde.

Bu ben değilim biliyorum bebeğim, kötü sözler bilmezdim, öğretiyorlar, utanmıyorlar.
”Lale Devri”nde değiliz; oraya aitiz…

Seni seviyorum Alexia'm, mavi önlük üzerindeyken alnını okşuyor olacağım, ellerini tutacak ve fısıldayacağım sen buraya dönene dek, ne olur beni bırakma buralarda, özletme.
Beni almadan gitmek yok, sözümüzü unutma sakın. Maviyi ve okyanusu asla unutma.
Kalbim seninle.

Sevgimle…
July 19

Gittin..

Gittin…

Yaşanılanlar umut olmadı yüreğinde, yeni umutlar yeşertmeye güç bulamadın. Ben de yardımcı olamadım sana. Uzaktan tuttuğum fenerin ışığıyla, ne seni görebildim, ne de kendimi gösterebildim. Aydınlığa çıktığımızda anladık farklı yerlerde olduğumuzu ve yaşananlara anlam verememenin sarhoşluğuyla uyandık. Meğer seni yolcu edeli ne kadar çok olmuş. Sen zaten gitmişsin; ben yokluğundan, yokluğunu fark edememişim. Yokken var olan sen, varken yok olmuşsun zamanla.

Gittin ya…

Uzaklara, bilmediğim diyarlara. “Güçlü ol” diyen sesin kaldı bana, hatıralarından daha kuvvetli, daha gerçekçi. Sensizliğe alışmaya güçlü olmakla başladım bende. İstanbul’daki tüm anılarını toplattırdım “zararlı” bahanesiyle. Resimlerini karşı komşunun kızına verdim taşınmadan önce. Yokluğunda yokluğuna alışmayı daha da kolaylaştırdım böylece.

Gittin gideli…

Geri dönme ihtimalini hiç düşünmedim. İtiraf etmeliyim, geri dönmeni de hiç istemedim. Güçlü oldum dediğin gibi, sana hiç boyun eğmedim. Gittiğin yollardan göndermedim umutlarımı, sahip çıktım yüreğime, sende bırakmadım. Yüreğim içimde, onunda içinde sevgim; yeni umutlarımla yeniden aşık oldum.

Gittin ve bitti…

Ben kabullendim gidişini ve sana dair her şeyin bitişini ama kabullendiremedim bazı dostlara. Ne çabuk unuttun diyenlere
güldüm geçtim, biraz da kızdım. Anlam veremedim insanların geceler boyu ağlamamdan mutlu olmalarına(!), beni bırakıp gidenin ardından yas tutup, göz yaşları dökmemi beklemelerine. Bu yüzden hiç çaba sarf etmedim mutlu olduğuma onları inandırmaya. mutluydum ya, kime ne?

Sen gittin ve ben devam ediyorum yaşamaya… Mutlu, umutlu ve sevgi dolu.

Sana uğurlar ola…

19 Mayıs 2006-İstanbul

 

Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.

Mâziye karışıp sevda yeminim,

Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.
...
Nazım Hikmet

Üşüyorum..

İçim....

Adıma yazdığın o kısacık paragrafla söylenmesi gereken her şeyi söylemişsin sen zaten Alexia'm...

Seninle karşılıklı oturup hiç ses çıkartmadan tüm dünyayı paylaştığımız zamanları çok ama çok özledim ben. En mutlu zamanlarımda bile sırf sen yoksun diye kalbimin bir tarafı hep üşüyor. Sen olmayınca hayat hep biraz eksik kalıyor. Hala şiddetle kanıyorum ben. Aşk bile, mutluluk bile, huzur bile o derin ve korkunç yaralanmadan kalan uğursuz kanamayı durduramıyor. Senin de şu an kanadığını biliyorum. Üşüyorum. İkimiz için de üşüyorum.

Arka cebimde sana anlatılacak, bana ve aşka dair yüzlerce şey biriktirdim ben yine. Evdeki herkes uyurken mutfak masasında el ele oturup kahve içmeyi ve sessizce ağlamayı ne kadar isterdim şu an anlatamam sana...

Zaman hızla tükeniyor Alexia'm... Her şeyi yutuyor şimdi zaman... Seni sıkıca tutup buralardan götüremediğim ve hak etmediğin tüm o çirkinliklerden koruyamadığım için nasıl üzgünüm bilemezsin...

Ama bitecek Alexia'm ... Söz veriyorum bitecek bunlar... Seninle o hep hayalini kurduğumuz deniz kenarı sığınakta oturup uzaklara bakacağız ve gülümseyeceğiz yeniden... İnan bana içim... Seni seviyorum... Beni bırakma...

 

Ben seni asla bırakmayacağım...

Not: Biraz dua dostlar..Can Arkadaşım, Güzelim,İç'im,Alexia şu saatlerde ülkemizden, bizlerden çok uzaklarda, sağlığına kavuşmak için bıçaklarla sevişiyor. Biraz dua dostlar, size anlatacak daha çok hikayemiz var..Yardım edin de içimsiz kalmayayım.. Şu yaz sıcağında üşümekten kurtulayım..

Özel İnsanlarız(!)

O kadar özel ki; en iyilerine layığız(!).
Hep duyduğumuz ve nedense en iyilerden hep uzak.
Mutluyuz, enerjimizle herkesin kendini iyi hissetmesini sağlarız.
 
Bizden başka, herkes mutludur, herkes en iyisini yaşarken biz layık olduğumuz(!) en iyi şeyleri unutup, O'nların sevincine adamışızdır kendimizi.
Artık çok geçtir. Mutlu olmak için çok geç …
Sadece sevmeye programlanmış bir robot, bir eşya gibi hissederiz.
Kullanılmış ve bir köşede unutulmaya hazır.
Aklımızın zindanlarında gong sesi duyulduğunda; o an ki, odamızdır en huzurla ağlayacağımız yer, en rahatsız yerinde, önce omuzlar düşer, ardından yıkılırız, ayakta …
Yıkılmanın ilk anında bir okyanusun kıyısında olma hayali yine yerindedir, kumsala vuran dalgaları düşünürüz, dalga sesleri bizi güvenle kucaklayacaktır, hiç beklentisiz dostlarımız oluverirler, biz onları sevmeden, hiçbir şey vermeden sadece o an sımsıkı sarılıp, her şeyi unutturacak güçleri vardır. Bir yudum bile sevmeden biz onları, bizi saracaklardır. Aklımızda bunca düş, gözlerimiz bomboş ellerimize dalar, buğulanır bakışlar ve o katil soru dikilir! Neden?!Neden ben!
 
Neden mi sen? Çünkü sen özelsin demiştir O, en ağır bitiştir…

O: Çok iyisin sen, beni hak etmediğim kadar sevdin, fazla seviyorsun, sevgin fazla geliyor, özgür olmalıyım. Benim istediğim kadar sevmelisin beni, istediğim kadar kalmalısın benimle, beni en sevdiğin saatte, çekip gitmeliyim, okyanusun kıyısında dalgaları düşlerken sen ve ellerin bomboşken; gözlerinde, ben gittiğim yerde... Güzeldi her şey, sen çok özeldin. Yeni bir başlangıç, ilk heyecanlar için sabırsızlanıyorum. Ne kadar harika oluyor. Yaşam bu, kaç tane yeni başlangıcım olursa o kadar mutlu olacağım. Küçük bir hata yapıyorsun, zor olmayı unuttun sen.

Özel İnsan: Mutluluğu hak ediyorsun, dilerim bulacaksın. Bu kadar basit işte sevmek. Bunları sana söylediğimde beni daha çok seveceksin; ama ben çoktan gittiğim yerde olacağım. Öğrenemeyeceğim tek şey; sevildiğim kadar sevememek. Hep fazla, hep çok, hep bilmediğim okyanus kadar derin.

 
Ve ben, yıkılırken düşmek istiyorum. Düşmek ve düşünememek. Özel olmamak artık. Zor olmaya gücüm yok. Kısaca bir hiç olmak artık.

Hayat; teşekkürler tüm verdiklerin için, aldıklarına göz yumuşum
bir yudum sevgi* içindi.

*Yok öyle bir şey.

***
Yağmur Kaçağı

Elimden tut yoksa düşeceğim  
yoksa bir bir yıldızlar düşecek  
eğer şairsem beni tanırsan  
yağmurdan korktuğumu bilirsen  
gözlerim aklına gelirse   
elimden tut yoksa düşeceğim  
yağmur beni götürecek yoksa beni  
geceleri bir çarpıntı duyarsan  
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum  
Sarayburnu'ndan geçiyorum  
akşamsa eylülse ıslanmışsam  
beni görsen belki anlayamazsın  
içlenir gizli gizli ağlarsın  
eğer ben yalnızsam yanılmışsam  
elimden tut yoksa düşeceğim  
yağmur beni götürecek yoksa beni.   

-=-
Attila İlhan

 

Yağmur tutma ellerimden, tutma! düşmeliyim, düşürülmeden...

July 18

Telsiz memuru

 

Bunu yüz kere yazsak yeridir:
Bir gün, sağına ve soluna doğru uzayan iki yolun başında duruyor olacaksın..
Tam karşındaki üçüncü yoldan biri gelecek...
Yaklaşıp, önünde duracak. Soracak, veya “hangi tarafa gitmesi gerektiğini” öğrenmek için soran gözlerle bakacak...
Sen yalnızca;
-Şu yöne, diyeceksin...
Ya da hiç konuşmadan, kitap tutan elinle işaret edeceksin!..
*
Yönelecek mi gösterdiğin tarafa? Bilmiyorum... Varacak mı gittiği yere? Bilmiyorum... Ne zaman olacak bunlar? Bilmiyorum... Sen kaç yaşındayken olacak? Bilmiyorum... Sana toplam kaç kişi yol soracak? Onu da bilmiyorum...
Fakat şunu biliyorum ki; olacak bu!..
Bir gün tam karşıdan biri gelecek, sana hangi tarafa gitmesi gerektiğini soracak, ve sen yalnızca “şu yöne” diyeceksin!
İşte sen, oraya kadar, kendini taşımak... O zamana kadar, sağlıklı kalmak... Ve üstelik, seni gören birinin; en azından sana yol sorabileceği kadar da temiz ve bakımlı olmak zorundasın!..
*
Kendinden şüphe etme!..
Cami sorulan kimse, imam olmak zorunda değil... Okul sorulan kimse öğretmen olmak zorunda değil... Fırın sorulan kimse ekmek ustası, ve eczane sorulan kimse eczacı olmak zorunda değil...
Rütbesi en yüksek, diploması en büyük, cüzdanı en kabarık kimseler değil ki aranan... Yaşı en büyük, tecrübesi en fazla, fiziği en düzgün, yüzü en güzel olanları da aramıyor insanlar...
Çünkü bu özelliklerin peşinde olanlar; kısa zamanda anlıyorlar/anlayacaklar yanıldıklarını...
İnsanlar; doğru adresi bilenleri arıyor!
Ve insanlar, sadece umuyor; birilerinden aldıkları adreslerin doğru olmasını!..
*
Hadi...
Geleceğe götür kendini!..
Çünkü bir zarfsın sen. İçinde var olanı taşıyorsun; onu bilmeyenlerin bulunduğu yerlere!..
*
“Titanic”in hikayesini anlatmış mıydım sana?..
271 metre boyundaydı. Okyanusu aşmak için o güne kadar yapılmış olanların en büyüğüydü. Ve en lüksü. Bu İngiliz yolcu gemisinin bir buz dağına çarparak nasıl battığını ve bu kazanın bin beşyüzden fazla cana malolduğunu senin gibi herkes biliyor... Fakat, Titanic batarken... Sürekli imdat sinyalleri gönderirken; oradan... Hem de çok yakınlardan, bir başka geminin daha geçtiğini çoğu kimse bilmiyor...
Bahsettiğim gemi o çağrılardan, feryatlardan habersiz olarak; donan, ezilen, boğulan insanların yakınlarından geçiiip gitti. Çünkü...
Çünkü günlerdir, hiç ses duymadan beklediği telsizinin başında sıkılan telsiz memuru, o gece cihazını kapatıp yatmıştı!..
*
Sen, bir telsiz memuru gibisin!..
Elinde veya cebinde veya çantanda veya arabanda veya masanda veya yakınlarında bir yerlerde; en az bir kitap bulundurmama hakkına sahip değilsin!..
Çünkü her gün birileri boğuluyor etrafında...
Ve senin taşıdığın kitaplar, cankurtaran yelekleri gibi kurtarıyor/kurtaracak insanları!..

July 17

...



Ah ne kolaydı önceden kapıları vurup çıkmak, ardına dönüp bakmamak.
Şimdi kendimi sıkıştırdım bir iş, bir aile, bir eskimeyen eski sevgiliye.


Attığım her adımın geriye doğru olduğunu bilmek ne acı.
Bütün kapılarımı kapatıp, başka yollara, diyarlara kaçsam.


Ama ne işe yarar taşıdığım beyin, yürek aynı oldukça.
Ne fayda ben yüreğimdekileri salıvermey